manastırlı hilmi beye mektuplar



facebook twitter əjdaha lazımdı   izləmə   lələ   mən   googllalink

    1. Manastırlı hilmi beye mektuplar şeirinin 3 hissəsi.

    I. Mektup

    işte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
    işte şu begonya, işte yalnızlık
    işte su damlacıkları, alnımda kollarımda
    işte yok oluşumdan doğan kent
    hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız
    ben dediğim koskocaman bir oyuk
    koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
    bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
    yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
    yetişip öne geçiyorum sık sık. sözgelimi
    bir iki saatte bitiyor bir mevsim
    iyi
    bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
    salıyı gösteriyor.

    salondaki büyük saati sattım
    saatin ölçebileceği
    herhangi bir zaman parçası yok
    gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
    bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
    ne gereği var ki saatin
    balkona çıkıyorum sürekli
    yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
    bir semtin ilk rengini alıyorum
    örmeğin ümraniye’de bir çay bahçesindeyim
    bazen
    anılardan anılara bir yol
    ve
    anılardan anılara sallanan bahçe
    hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
    iyi.

    yeniköy’de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
    bu sabah bu sabah
    oralı olmadı kimse -pazartesi miydi-
    oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
    nasıl?
    güllerse güller içinde yani
    ve balkon demirinde bir martı. dedim ki
    deniz şuralarda bir yerde olmalı
    çıt yok
    sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
    ve göklerden tepelere inen bir sokak
    ya da bir akarsuyum ben
    denizse
    şuralarda…
    yok önemi bir iki gün kaldı -martı-
    balkonda
    deniz de öldü sonra, martı da
    iyi iyi.

    suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
    günler -seni anımsadığım zaman-
    birden kurtuluş’tan taksim’e giden bir tramvay görüntüsü
    mavi bir elektrik çakımı tellerde
    sanki kar yağıyor da sürekli, tepebaşı’ndayız
    karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
    besbelli gümüşsuyu’ndayız. rus lokantasındayız
    -ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz-
    şarap içmişiz, üşüyoruz
    ikimiz ikimiz ikimiz
    böyle birkaç defa ikimiz
    sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
    nasılsa
    sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
    sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
    üşümüyorum da
    bende herkes var, diyen bir kızın titrek
    sesleri dökülüyor kucağıma
    dudaklarım kan mavisi bugün.

    biz burada iyiyiz, biz burada çok iyiyiz.
    biz burada kırk yaşındayız hepimiz
    dördümüz bir kişiyiz de ondan
    içimizden biri uyuyor olsa, falan filan
    onu bekliyoruz bir kişi olmak için
    evet evet, yanılmıyorum ben
    bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
    doğrusu ya
    yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
    duvardaki vitray, begonya
    begonya, vitray
    kurtuluş’la asmalımescit birbirine geçiyor
    bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
    karanfil kokuyorsa biraz
    yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
    saçlarım soğuk ve uzun.

    ne diyordum? yağmurlar, evet
    üşümüyorum ürperiyorum sadece
    biçimini zorlayan bir kedi gibi
    dur biraz
    kapı çalındı, hayır telefon
    telefon kapı telefon
    ikisi birden mi yoksa
    yoksa
    ne telefon ne kapı
    bir şimşek sesi hiç olmazsa
    o da değil
    ses filan duymadım ki ben
    yuvarlandıkça büyüyen
    bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
    iki sesi taşıyan bir ses
    neden olmasın
    biraz önceki gibi
    üstümden biri kalkmıştı -yok canım-
    öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
    yer değiştiren gezgin bir gölge
    bahçedeki ceviz ağacından
    içeri sürüklenen.


    II. Mektup

    susmanın su kenarındayız bugün
    ne kadar sevgiyle konuşsak -konuşuyoruz da-
    korkuyoruz gözgöze gelince hilmi bey
    korkuyoruz
    sanki gözler rakiptir de birbirine -öyle değil mi-
    ve bir yokuştan iner gibi oluyoruz
    bir yokuştan bir yokuşa sürekli
    - nereye?
    - bilmem ki

    ellerimizde alkol sesleri, saçlarımızda
    alkol sesleri
    dağlarımızda, içdenizlerimizde
    ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki
    yerine saplanıyor bir sürahi
    pencereler şaşkın
    perdeler bir uzak yol kadar uzun
    ve balkon
    kendi dudaklarında şimdi
    donmuş bir tavus kuşu
    bir tavus kuşu yontusu belki
    ne tuhaf
    demin de aşağıdan bir bando geçti
    sormak isterdim sana
    bir bando şefinin hüznü nedir hilmi bey
    bir bando şefinin uykusu
    nasıl bir uykudur ki hilmi bey
    ne kötü
    elimde bir çiçekle yaz geçti.
    ve bugün
    çepçevre oturduk masanın başına gene
    bezik oynadık hilmi bey -her gün oynuyoruz ya-
    giysisiz, sadece kombinezonlarımızla -öyle işte-

    oda çok sıcaktı -lal renkli çini soba-
    seniha korse takıyor, yahudi matmazel
    nerdeyse çıplaktı -terliyor terliyor terliyor-
    ve cemal bir köşeden bize bakıyordu
    bakmıyor gibi bakıyordu
    durmuyor gibi duruyordu da
    benim anlamadığım işte bu
    dün dudağını kesti çarşıda
    kırmızı bir balıkla oynuyordu
    öptü bir ara balığı -neden-
    öperken dudağını kesti
    balık da kırmızıydı, kan da
    ve balık yüzerekten geçti -gördüm iyice-
    dudaklarından
    durdu cemal gibi biraz ötede
    durmuyor gibi durdu
    ağlamadı, hiçbir şey söylemedi
    bu çocuk anlaşılmayanın ta kendisi
    yalnızca sordu, bu yüzden sana soruyorum ben de
    melekler dişi midir hilmi bey
    dişidir diye tutturdu
    yani ben..
    öyleyse neyim
    elimde bir yapma çiçekle.

    adım cemile ya, çok seviyorum adımı ben
    çocukluğudur insanın adı
    cemal şimdilik cemal'dir -evet, öyledir-
    benimkisi bir anımsama -cemile-
    cemal - cemile: yeni fışkırmış bir marulun sesi
    ezilmiş iki vişne
    ve akşam
    akşam ki sallanacak hamağını buldu
    buluyor
    sular menekşelendi hilmi bey
    karpuz lambanın altında
    yorgunum biraz -bütün gün içtim-
    hepimiz içtik
    cemal odasından çıkmadı hiç
    tangolar çaldık üstüste
    eski tangolar -bin dokuz yüz on beşlerde ne vardı
    ben pencereden bakarken
    kimseler ölmemişti
    ölüm diye bir şey yoktu ki hilmi bey
    var mıydı?-
    yüzümden bir şeyler aktı aktı
    içim de menekşelendi hilmi bey
    gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
    hiçbir yere gitmiyor.
    nedense odasına kapandıkça cemal
    soyundukça soyunuyor yahudi matmazel
    hırslı bir dişi gibi
    ester, diyorum, ester
    gülümsüyor hafifçe
    bir başka gülümsemeyi karşılar gibi
    öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi
    hilmi bey
    tam öyle
    hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor
    üç kişi kalıyoruz birden
    yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz
    parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında
    içimde bir soğukluk
    dışımda bir begonya.
    karanlık iyice dışarısı
    rakımızı bitirdik -üçümüz-
    cemal odasından çıkmıyor
    birazdan ester de gelecek
    koltuğa çökecek, bir sigara yakacak
    gene bir haç gibi olacağız dördümüz
    bir evin içinde kocaman bir haç
    kutsal değil, kirli
    coşkulu değil, kırık dökük
    sevinçle çekeceğiz onu kendimize.


    III. Mektup

    yaşamaya yerleşiyor seniha
    kendi yaşamına
    -güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
    sırları dökülmüş bir ayna?-
    oysa çok geçti
    yıllar yıllar yıllar
    her geçen yıl elinde sanki
    yıprak, filizi yıllar
    'şey' sözcüğü gibi bağıntısız

    ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti
    piyano tuşları -tek tek bakıldığında-
    çarçabuk bir göz atıldığında aynntısız -beyaz-
    yıllar
    seniha
    gözlerinin altı uzun menekşe.
    dün korkuttu beni -bazan oluyor-
    kocası izmir'de yaşıyor, karşıyaka'da
    sahici bir ayrılığın dikişini dikiyor seniha
    mavi mavi
    usul usul yani
    kocası -ben sevmedim hiçbir zaman-
    ikizini bulmuş diyorlar. seniha aldırmıyor pek ,
    aldırmıyor da
    pudralar, kremler tiksindiriyor onu
    bu yüzden bohemya kaseyi kırdı dün sabah
    saçlarını kesecek oldu
    sonra da sustu sustu sustu
    akşama dek
    hüzünler acılaşıyor hilmi bey
    geceler katı ve parlak
    - ansızın yere düşen
    laciverdi bir kestane sesi-
    acılar da acılaşıyor gittikçe
    sanki
    bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi
    ödünç alıyorum seni bazen
    çoğu kez geceleri
    niye almayayım -kaç güz geçti-
    islak kaputun gibi kokardı güzler
    seni sevdiğimi unutmuşum hilmi bey
    seni de unutmak istiyorum artık
    unutmak! ama nasıl
    sözgelimi çok hızlı oynuyorum beziği

    içkiyi çabuk çabuk içiyorum
    her şey bir hıza dönüşüyor -çoğu zaman-
    odamı giyiniyorum
    odamı soyunuyorum
    yerlerini değiştiriyorum eşyaların
    dışarı çıksam, bir tramvaya binsem
    bir durak ötede hemen iniyorum
    boynumdaki annemden kalma kolye
    -pembe bir buğu, uçup gidiyor-
    bazan koparıyorum, yeniden diziyorum
    gökyüzünde kalın sırça ben
    dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum
    nedense hep böyle sanıyorum
    'nerdesin, akşam oldu'
    biraz anımsıyorum
    sen bahçe kapısından girerken
    bir kendim gibi caddelerdeyim
    zamanın minesi soldu hilmi bey
    demeye getiriyorum.
    geçenlerde nisuaz'a gittim
    cemal'e birlikte
    hasır koltuklara oturduk
    dışarda kar serpeliyordu, iki elma, külde pişirilmiş
    giderek küçülüyordu -gözleri cemal'in-
    kahveyle konyak içtim
    cemal tarçın içti, konuştu biraz
    herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes
    bana bakıyor -bana öyle geliyor-
    bacaklarım -işte!- güzeldir çok
    aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye
    ürperdim -işte!- omuzlarım da güzeldir
    ama ben
    kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
    uzaktan uzağa gözgözeyim
    uzaktan uzağa öpüşüyorum
    uzaklarda biriyle sevişiyorum
    erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben
    evet evet öyleyim
    hiç değilse öyle olmalıyım
    her neyse..
    az sonra muhassen geldi -tanımazsın-
    kurtuluş'ta, aynı caddede oturuyoruz
    sevişmenin gölgesi gibidir yalnızken
    düşünmenin dişisi
    evini işletiyor -bana ne bundan-
    konyak içiyor o da
    sonra bir konyak daha
    kıpkırmızı gülüyor -gülsün, iyi-
    bütün gövdesiyle gülüyor
    bende gülüyorum
    vitrinlerdeki kesme bardaklar
    şarap şişeleri, bir gemi resmi
    gülüyor durmadan hepsi
    karşıda bir ev, kırk odalı sanki
    her odada bir boy aynası
    her boy aynasında
    beyoğlu'nun bir parçası
    durmaksızın gülüyor
    yağan kar hemen eriyor yere düşer düşmez
    gülmüyor, gülümsüyor
    makyajını tazeliyor muhassen
    kalkıp gidiyor
    acının kış ayları, diyor birdenbire cemal
    içine çekilip de soğuktan
    oyuncağını orda bulamayan
    bir çocuk gibi
    -evet, hiç çocuk olmadı cemal
    olmayacak da-
    kalkacağız birazdan
    acının kış ayları
    ne yapsam belirsizim.
    eve dönüyoruz -soldu minesi zamanın-
    bugün de bir şey yaptık
    tam kapıdan gireceğiz
    uzakta bir laterna sesi
    bir kadın ağlaması
    pencereden sarkıtılmış bir sepet
    sepette bir karnıbahar patlaması
    sarı elmalar
    içeri giriyoruz
    bu kapı hiç değişmez mi, diyor cemal
    bu kapı
    ve her şey.


    Edip Cansever


sən də yaz!