hakan günday


facebook twitter əjdaha lazımdı   googllalink
1 2 »

    1. Piç kurusu demey keçdi içimnen. Menim üçün önemli yazardı, kitablarını yalarcasına oxumuşdum zamaniyle, belke de cavan olduğum üçün ele güclü tesir elemişdi, amma her halda tesir elemişdi. Bezen düşünende görülür ki, bu adamın hemişe pulu olub ve siki daşşağında gezib, kafasına göre universitet deyişib falan, ne qanır yeraltı nedi, edebiyyatı nedi. düşüb qalxmıyıb neticede. amma bir de bele baxıram ki, önemli olan yeraltı edebiyyatı olub olmaması deyil, gözel, maraxlı, felsefi düşünceleri var ve çox da gözel ifade eliyir, sözlerin anasını ağladır nece deyerler. malafa nın teatrda sehneleyib, piç e de film çekilir deye duyum almışdım.
    2. oxumağa deyer türk yazarlarının başında gelir mene göre hakan günday. ziyan adlı kitabının reklamını görüb kitabın üstündeki şekilden etkilendiyim sora gedib aldığım, oxuduğum kimi kişiye 'işte budur' dediyim yazar. Sonradan bütün kitablarını aldım. ve çevremdeki hamı oxudu. aldığım kitabların bezileri ise ölkeleri gezdi. dubaya gedib gelen kitablar bele oldu. yeni nece deyerler budeyqe kitablığımda duran hakan günday kitablarının çoxu dünya görmüş kitablardı. her bekar olduğum vaxtlarda açıb kitabdan altını cızdığım yerleri oxumaq da hemişe zövqlü olur.
    3. türk edebiyyatı ile daşşağ keçdiyim bir zamanda tanış olmuşdum hakan günday desti-xetti ile.2009'da basqıya vermiş az kitabını elime aldığımda,"çox satılanlar" bölmesinde idi.ki,çox satılan bir kitabı oxumağa qarşı alergiyam mövcuddu.amma,kitabın arxa qapağında yazılmış bir cümle kitabı kassaya aparmağıma bes etdi. "az bir kelime.ama aralarında koca bir alfabe var" daha sonra,baş qehremanlar derda(ların) sergüzeştleri lezzet etmişdi.menim üçün danılmaz bir gerçektir ki oğuz atay'ı bu kitab vaistesiyle bir daha sevib saymışam.ve bu kitabdan sonra oğuz atay edebiyyatını bitirmişem. daha sonra ise,piç,malafa,zargana,azil,kinyas ve kayra,ziyan kitablarını oxuyaraq zövq almışam.hakan gündayın sözleri buz tenekesidir.üstünde sürüşdürür cümleleri.
    4. Tanımadığım üçün utandığım ve oxumağa qerar verdiyim yazar.
    6. hakan günday'ın taksim gezi parkı açıklaması:

    tashih

    bir zamanlar, piç diye bir kitapta şöyle yazmıştım:

    hak edilen payların alındığı yer burasıdır. tabii yapılan taksim bazen adaletli olmayabilir. ama zaten meydanın adı sadece taksim’dir. adil taksim meydanı değil. (s.150)

    eksik bırakmışım. “henüz!” olmalıymış o son cümlenin peşinde. elinde kitap olan varsa, bir zahmet eklesin… bir de bilsin ki;

    daima uyanık kalmak
    ve daima uyanık tutmak için
    kaç gündür gezi parkı’nda uyuyanlara
    selamı var piçlerin.
    bir de,
    benimle savaşma. çünkü kazanırsan,
    kaybedersin!
    diyen,
    asil adında bir delinin…

    ;text-transform: none;" rel="nofollow" href="http://goo.gl/Fz4az)">http://goo.gl/Fz4az) link
    ;text-transform: none;" rel="nofollow" href="http://goo.gl/kuEGF)">http://goo.gl/kuEGF) link

    (bax: gezi parkı)
    7. piç kitabını oxuyub pek sevmədiyim yazıçı. Yəni pisdir də demədim də nəsə narahat edən birşey var əsərdə. Bəlkə də bu yaxşı cəhətidir. amma indi birdən Barbaros üçün darıxdığımı hiss etdim.
    8. Dünyanın En Kuvvetli Doğuştan Şairi link link

    “Ben yeni bir hayatın peygamberiyim ve o hayatı yaşayan tek kişiyim.”

    Tek ve eşsiz… Demek ki bu hayatta, bazı insanlar, yalnız kaldıklarında bazı hayaller kurar. Demek ki bu bazı hayaller, pala bıyığa ve siyah bir takım elbiseye dönüşüp sokaklara çıkar. Demek ki bu bazı sokaklar, içlerinden bir şehir dolu insan da geçse, aslında boştur. Demek ki bu boşluğu bazı insanlar kurdukları bazı hayallerle doldurur. Ve kimsenin umurunda olmasa bile, bu hayal… Gösteri devam eder. Çünkü eser, sanatçının kendisiyse, en önde oturup izleyen de yine odur. Bazen bir aynada, bazen de bir resimli romanda.
    9. rəisin `daha` adlı yeni kitabı çıxıbmış. satışdadı yəni. bizə haçan qismət olar görəsən almaq ala.

    http://on.fb.me/HgBA0p link

    kitabdan babam bir katil olmasaydı... başlığı altında bir bölüm.

    --spoiler--

    “Sen doğmadan iki sene önce... Bir tekne vardı, hiç unutmam, adı Swing Köpo... Rahim diye bir itin teknesi... Neyse, yükledik malı... En az 40 kelle var. Biri de hasta. Nasıl öksürüyor, bir görsen! Bitmiş herif! Kim bilir kaç yaşında, belki yetmiş, belki seksen...”

    Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım...

    “Neyine gerek lan senin, dedim hatta... Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse... Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım...”

    Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti...

    “Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum... Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum... iyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte... Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya...”

    Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım...

    “Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana... Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar... Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde... Vurmuş kafayı teknede bir yere... Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok...”

    Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim...

    “Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum... Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım... Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele... Bir dalıp bir çıkıyorum... Dedim, oğlum Ahad, hayat buraya kadar! Gittin, gidiyorsun... Sonra birden, böyle, iki dalga arasında, beyaz bir şey gördüm... Üstünde de bir karaltı var...”

    Babam bir katil olmasaydı, onun bir katil olduğunu hiç öğrenmeyecektim...

    “Bir baktım, o hasta herif... Hani o bitik herif vardı ya... Bulmuş bir cansimidi, tutunmuş gidiyor... Nasıl yüzdüm, bilmiyorum... Ama sonunda vardım adamın yanına... Tuttum simidi, çektim elinden... Baktı bana... Uzandı böyle... ittim ben de... Boğazından tutup... Sonra da bir dalga geldi götürdü zaten...”

    Ama babam bir katildi ve hepsi oldu...

    O gece babam öyle ağır ağır anlattı ki hikâyesini, dudaklarının arasından kesik kesik çıkan o sessizlikler gibi karıştı aramıza kelimeleri. Hatta bu yüzden hafızama çivilenmeyip de vidalandılar. Döne döne saplandılar aklıma. Ya da aklımdan geriye ne kaldıysa ona... Şimdi düşünüyorum da, babam bir katil olmasaydı eğer, babam da olamayacaktı belki. Çünkü bana sadece bir katil babalık edebilirdi. Onu da zaman gösterdi...

    Bir daha hiç bahsetmedi cinayetinden. Gerek de yoktu zaten. Kaç kez itiraf edilir ki aynı günah aynı insana? Bir kez duysan, yeter. Sofradan yavaşça kalkıp yatağa gitmek ve uzansan bile gözlerinin dimdik ayakta kalması için...

    Neden şimdi, diye düşündüğümü hatırlıyorum o gece. Neden şimdi anlattı? Kendine mi yoksa bana mı anlattı? Belki de dokuz yaşındaki oğluna verip verebileceği tek hayat dersi buydu. Elindeki tek hayati bilgi. Tek gerçek hayat dersi: Hayatta kal! O dersten çıkardığım dersi de hatırlıyorum: Ama hayatta nasıl kaldığını kimseye anlatma... Kimse anlatmasın nereden geldiğini, diye ağladığımı hatırlıyorum. Kimse anlatmasın aldığı nefesleri kimlerden çaldığını. Dokuz yaşındaydım. Bilemezdim... Nasıl hayatta kalındığını anlatmak için hayatta kalındığını... Sonra bir ara, babamın o yaşlı adamı boğazından tutup ittiği anı hayal ettiğimi hatırlıyorum. Babamdaki âdemelmasından o adamda da vardır, diye düşündüğümü... Ve o yumru babamın eline gelmiş midir, diye sessizce kendime sorduğumu... Babamın avucunda bir iz bırakmış mıdır o yaşlı adamın âdemelması? Yanağımı okşadığında bana da bulaşır mı? Sonra da uyuduğumu hatırlıyorum. Sonra da uyandığımı... Sonra da, bana hazırladığı o kahvaltıyı ve o tokadı ve o emri.

    Bir dilim ekmek...

    “Ne anladın dün anlattıklarımdan?”
    “Ya sen ölecekmişsin ya da o adam...”
    iki dilim peynir...
    “Aferin... Söyle bakalım... Sen olsan ne yapardın?”
    “Belki o cansimidi ikinize de yeterdi...”
    Bir tokat...
    “Ye hadi, bakma suratıma öyle! Sil o gözlerini de...”
    “Peki baba.”
    Bir yumurta...
    “Ben olmasam sen de yoktun, anlıyor musun?”
    “Evet baba.”
    Üç zeytin...
    “iyi... Bunu hiç unutma! Şimdi söyle, sen olsan ne yapardın?”
    “Ben de senin gibi yapardım baba.”
    Biraz tereyağı...
    “Ben bu hayatta ne yaptıysam, hepsi senin için.”
    “Sağ ol baba.”
    Bir emir...
    “Madem artık bu işin nasıl bir hayat kavgası olduğunu öğrendin, bugün sen de benimle geleceksin!”
    “Olur baba.”

    Meğer babam bir çırak arıyormuş kendine. Eti de, kemiği de, iliği de ona ait bir çırak. Kazancını bir yabancıyla paylaşmamak için, suç ortağı olmak istiyormuş oğluyla.

    “Geleceksin!” dedi, gittim. Ben o yaz, karnemi alır almaz, bir insan kaçakçısı oldum. Dokuz yaşında... Pek farkı yoktu aslında. Bir insan kaçakçısının oğlu olmaktan...

    Şimdi düşünüyorum da, belki de sarhoştu o hikâyeyi anlattığında. Sonra da anlata anlata ayılınca, anlamıştı artık çok geç olduğunu... Belki de kötülüğü ağır basan bir vicdan topalıydı babam, hepsi bu. Belki de kendi babası yüzünden böyle olmuştu. O da kendi babası yüzünden... O da kendi babası yüzünden... O da kendi babası yüzünden... Sonuçta hepimiz hayatta kalanların çocukları değil miydik? Savaşlar, depremler, kuraklıklar, katliamlar, salgınlar, işgaller, kavgalar ve felaketlerden sağ çıkanların çocukları... Dolandırıcıların, hırsızların, katillerin, yalancıların, muhbirlerin, hainlerin, batan bir gemiden ilk kaçanların ve de başkalarının ellerindeki cansimitlerini söküp alanların çocukları... Sağ kalmayı bilmiş olanların... Sağ kalmak için her şeyi, ama her şeyi göze almış olanların... Bugün hayattaysak eğer, soyağacımızdan birileri “Ya o ya ben!” dediği için değil miydi? Belki de kötülüğün ağır basması bile değildi bu. Doğal olandı... Sadece bize çirkin geliyordu, o kadar... Ama doğada çirkinlik diye bir şey yoktu... Güzellik de... Gökkuşağı sadece gökkuşağıydı ve hiçbir doğa bilimleri kitabında altından geçilebileceğine ilişkin bir bilgi yoktu.

    Sonuçta, beni de bu hayata iki ceset taşıdı: Biri yaşama, diğeri yaşatma isteği... Birini babam, diğerini annem istedi... Ve yaşadım ben de... Başka çarem var mıydı? Mutlaka... Ama kim bilir, belki de hayat fiziği böyle işliyor ve bir yerlerde şöyle yazıyordur:

    Hayat Fiziğine Giriş:
    Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı iki ölüm.
    Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için, o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir.
    Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar.
    Evet, belki benim adım Gazâ...
    Ama hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim.
    Sadece bir ara... Hissettim.
    Not: Başlık Radikal Kitap tarafından konmuştur.

    --spoiler--

    http://bit.ly/18chay6 link
    10. soundcloudda kinyas ve kayranın bir bölümünü dinlədikdən sonra oxumağa qərar verdiyim yazıçı.
1 2 »


sən də yaz!