37 yazar 40 başlıq və 90 entry
yenilə | gündəm | top

Server köçürüldüyü üçün bu bildiri yox olana qədər yazılan entrylərin itmə ehtimalı var. ətraflı-> 1 2
azərbaycanın ikili vətəndaşlıq verməməsinin səbəbi 4 çarəsizlik yazarların hal hazırda dinlədikləri musiqilər 11 sözaltı etiraf azərbaycanlılar üçün application ideyaları xəzər tv xəbər başlıqları verter nat geo wild'ın babaxan rəhmanovla bağlı sənədli filmi 4 rusiya 2 youtube cizız krayst taksim gezi parkı hadisələri 2 timidus 3 local arctic monkeys yazarların həyatdan çıxardığı dərslər möhtəşəm erməni musiqiləri 2 entry up chat gilqameş seksdən sonrakı peşmançılıq 2 tantuni 4 van den budenmayer langet 4 sebastiao salgado absurd poeziya nirvana vs pearl jam jayalalithaa jayaram deus ex machina porno sənayenilənmə trolls 2016 məhkəmə sözlük yazarlarından şüarlar 4 batman the killing joke söz6 sözlüyü diriltmək üçün edilə biləcəklər 11 beck 2 elmi akademik məqalə 3 sema moritz jeneil williams slow cinema türkiyə enerji naziri berat albayrakın sızdırılan e-mailəri 2 əsgərlikdə dedovşina diana hacıyeva fremdschamen lukashenko the walking dead tormuz hüseyn 3 mirage 3 məsləhətli filmlər 3 rain dances joselito github angular material reket 2 doğru və yanlış anlayışı köhnə kişi modeli 3 tərcüməçi 2 marquis de sade mizantrop asılılıq yaradan oyunlar 14 yazarların başına gələn maraqlı hadisələr yazarların paylaşmaq istədikləri musiqilər 2 heavy horses asosial onanist 2 azərbaycanda ən çox spirtli içki icilən rayonlar 3 jethro tull azərbaycan xalqını salamlamaq 2 yazarları düşündürən suallar 3 robbie williams 3 groundhog day dead can dance grave of the fireflies 2 tokyo godfathers modernizm 2 niko pirosmani 2 arqument çox yatmaq kuba 2 bioqrafiya və avtobioqrafiya hasbi rabbi 2 kulinariya reçitativ rıçaq toz içində çiçək czech fantasy kassir midnight cowboy michael haneke oliqopoliya

bir riyaziyyatçının müdafiәsi


facebook twitter əjdaha lazımdı   googllalink

    1. Çocukluğumda matemetiğe karşı özel bir tutkum olduğunu
    hatırlamıyorum; matematik mesleği hakkında da pek yüce şeyler düşünmezdim.
    Matematiği sınavlar ve burslarla ilgili birşey olarak algılardım. Öteki
    çocukları yenmek istiyordum; matematik de bunu gerçekleştirmemin en kısa yolu
    gibi görünüyordu." Bununla birlikte, son derece hassas bir yaradılışla yaşamak
    zorundaydı. Sanki herkesinkin-den üç kat eksik deri ile doğmuştu. Einstein,
    manevi olgunluğuna ulaşmadan önce, dış dünya ile ilgili konularda güçlü egosunu
    altetmek zorunda kalmıştı. Hardy'nin ise yeterince güvencede olmayan bir egoyu
    güçlendirmesi gerekiyordu. Bu durum onu daha sonraki yıllarda, moral konumunu
    ortaya koyması gerektiği bazı zamanlar, kendisini zorla kabul ettirmek zorunda
    bıraktı (bu Einstein için hiç sözkonusu olmamıştı). Öte yandan, yine aynı tavır
    ona, kendisi hakkında tam bir açıklıkla konu-şabilmesini sağlayan, iç dünyasını
    tanıma ve o güzel içtenlik özelliklerini de kazandırdı (Einstein bunu hiç
    yapamamıştı).
    Mizacındaki bu çelişkinin, ya da gerginliğin davranışlarındaki acaip bir
    saplantı ile bağlantılı olduğunu sanıyorum. O klasik bir anti-narsist idi.
    Fotoğrafının çekilmesine tahammül edemezdi. Bildiğim kadarıyla sadece beş
    fotoğrafı mevcuttur. Odasında ayna, tıraş aynası bile bulundurmazdı. Bir otele
    gittiğinde ilk işi bütün aynaları havlularla örtmekti. Suratı bir gargoyl'aW
    benzeseydi bile bu hareket insana tuhaf gelebilir; ancak daha da tuhafı şudur ki
    o bütün yaşamı boyunca olağanın
    (1) Gargoyl : park ve duvar çeşmelerinde ağız kısmından suların boşaldığı
    tuhaf görünüşlü hayvan kafası heykelleri. (Ç.N)
    üstünde yakışıklı bir kişiydi. Fakat gerek narsiz-min, gerek anti-narsizmin,
    dışarıdan bakanların gördükleri ile, kuşkusuz bir bağlantısı yoktur.
    Bu davranış biçimini insan egzantrik olarak yorumluyor; ama gerçekten de
    öyleydi. Onunla Einstein arasında bir yaradılış farkı vardı. Einstein'la uzun
    süre birlikte olanlar -Infeld gibi- süre uzadıkça onun giderek daha
    yabancılaştığına, kendilerine daha az benzediğine tanık olmuşlardır. Onların
    yerinde olsam, eminim ben de aynı şeyleri hissederdim. Hardy ile ise tam tersi
    geçerliydi. Onun davranışları bizimkilerden farklı, hem de adamakıllı farklıydı.
    Fakat bu farklılığın, temelde bizimki ile aynı olan, ancak daha narin, daha az
    korumalı, daha hassas sinirlerden oluşmuş bir yaradılışın bir tür üst yapısı
    olduğu ortaya çıkıyordu.
    Çocukluğuna ait diğer fark ise daha dünyevi bir olguydu; ama bu da kariyeri
    önündeki bütün parasal engellerin kalkmasını sağladı. Katıksız dürüstlüğü ile
    Hardy bu konuda aşın titizlik gösterecek sbn kişiydi. Ayrıcalığın anlamını,
    kendisinin de buna sahip olduğunu biliyordu. Ailesinin bir öğretmen maaşı
    dışında geliri yoktu; ancak 19. yüzyıl ingiltere'sinin en iyi eğitim olanakları
    hakkında bilgileri vardı. Böyle bir bilgi, bu ülkede her zaman her tür servetten
    daha değerli olmuştur. Kazanmasını bilenler için burslar daima vardır. Genç
    Wells veya genç Einstein için var olan yitip gitme tehlikesi Hardy için hiçbir
    zaman, en ufak ölçüde bile söz konusu olmadı. On iki yaşından itibaren yalnızca
    hayatta kalması yeterliydi; yeteneklerine gerekli ihtimam gösterilecekti.
    Gerçekten de, on iki yaşındayken, Cranleigh okulunda yapmış olduğu bazı
    matematik çalışmaları nedeniyle, o dönemde ve uzun zaman sonra da ingiltere'nin
    en iyi matematik okulu olan Winchester için ona bir burs verildi (acaba
    günümüzde
    t
    herhangi ünlü bir okuldan böyle bir esneklik bekleyebilir miyiz?). Bu okulda
    matematik ona tek kişilik bir sınıfta okutuldu. Klasik derslerde de en üstün
    öğrenciler kadar iyiydi. Sonraları, biraz gönülsüz de olsa, orada iyi
    eğitildiğini ifade etmiştir. Dersler dışında okulu hiç sevmedi. Diğer Victoria
    çağı özel okulları gibi Winchester de oldukça katı bir okuldu; öyle ki Hardy bir
    kış az kalsın ölüyordu. St. Paul okulunda gündüzcü olup konforlu evinde kalan
    Littlewood'a, rahat ve kolay devlet okullarında okuyan diğer arkadaşlarına gıpta
    ederdi. Winchester'den ayrıldıktan sonra ¦ bir daha o okulun yakınına bile
    uğramadı; ancak bu ayrılış Trinityd) için şartsız bir burs kazanarak yolunu
    bulmuş bir kişi için kesin ve kaçınılmaz birşeydi.
    Winchester'le ilgili olarak içinde garip bir burukluk vardı. Keskin gözlü,
    doğuştan yetenekli bir top oyuncusuydu. Ellili yaşlarında salon tenisinde
    üniversitenin en iyi ikinci raketini çoğu zaman ye-nerdi; altmışlı yaşlarında da
    kriket alanında şaşırtıcı vuruşlar yaptığına tanık oldum. Winches-ter'de bir
    saat bile antrenörle çalışmamıştı. Bu yüzden oyunu kusurluydu; ama bir antrenör
    tarafından çalıştırılsaydı, birinci sınıf olmasa da ona yakın düzeyde bir vurucu
    olacağını düşünürdü. Kendisi hakkındaki bütün öteki değerlendirmeleri gibi bunun
    da isabetli olduğu kanısındayım. Victoria çağı gibi, kirikete ilginin dorukta
    olduğu bir dönemde böyle bir yeteneğin tamamen gözden kaçması gerçekten
    gariptir. Sanırım, böylesine zayıf ve hastalıklı, böylesine ürkek ve utangaç
    okul birincisinde böyle bir yeteneğin bulunacağı kimsenin aklına gelmemişti.
    (1) Trinity : Cambridge Üniversitesi'ni oluşturan onlarca College den biri.
    (Ç.N.)
    O günlerde bir Wykehamist1' için doğal olan şey, Oxford'daki New College'e
    gitmekti. Bu seçim ona kariyeri yönünden büyük bir fark yaratmazdı (ancak o New
    College'e gitseydi, Oxford'u her zaman Cambridge'den daha çok sevdiği için bir
    daha oradan ayrılmazdı ve bazılarımız da çok şey kaçırmış olurduk). Trinity'e
    gitme kararının nedenini, Savunma kitabında şakayla karışık, ama her zamanki
    yalın gerçekçiliği ile şöyle anlatır: "On beş yaşlarındayken hayallerimde (biraz
    garip bir şekilde) ani bir sapma oldu. Alan St. Aubyn -gerçek adı Mrs. Francis
    Marshall- tarafından yazılmış Camb-ridge'deki sözde üniversite hayatıyla ilgili
    bir seri kitap içinden, elime Trinity'de Bir Fellow' adlı bir kitap geçti.
    Kitabın iki kahramanı vardır; biri asıl kahraman Flowers, ki hemen her bakımdan
    mükemmel bir insandır, diğeri de çok daha zayıf yaradılışlı biri olan Brown.
    Flowers ve Brown üniversite yaşamlarında bir sürü badire ile karşılaşırlar.
    Flowers bütün zorlukların üstesinden gelir, ikinci Wrangler<2> olur ve otomatik
    olarak bir fellowship <3> kazanır. Brown ise hep yenik düşer, ailesini perişan
    eder, içkiye dadanır, fırtınalı bir gecede alkol krizlerinden başrahip
    yardımcısının duaları sayesinde kurtulur, sıradan bir diploma için bile zorlanır
    ve sonunda misyoner olur. Bütün bu talihsiz olaylar arkadaşlıklarını bozmaz.
    Flowers, Kıdemliler Salonunda ilk kez porto şarabı yudumlayıp ceviz
    atıştırırken, sevgi ve merhametle Brown'u düşünür.
    "Evet, -Alan St. Aubynin ölçüleriyle- Flowers oldukça iyi birisiydi ama benim
    saf ve masum kafam
    (1) Wykehamist : 14. yüzyılda yaşamış, Winchester okulu ve Oxford'daki New
    College'in kurucularından Lord William Wyke-ham adına verilen bursları
    kazananlar. (Ç.N)
    (2) Wrangler : Tripos denilen Cambridge Üniversitesi matematik şeref
    listesi sınavlarında en yüksek derece alanlara verilen bir lakap. (Ç.N)
    (3) Fellowship : Araştırma bursu. (Ç.N)
    10
    11
    bile onun zeki olduğunu kabullenemedi. Eğer bütün bunları o başarabildiyse ben
    neden yapamayacaktım? Özellikle de, salondaki son sahne beni alabildiğine
    büyüledi ve o andan itibaren, elde edinceye kadar, matematik benim için
    Trinity'de bir araştırma bursu demek oldu."
    Hardy 22 yaşında 'Mathematical Tripos Part II' denilen, Cambridge Üniversitesi
    Matematik Şeref Payesi sınavını birincilikle kazanarak bu bursu elde etti. Bu
    arada önüne iki küçük sorun çıktı. Birincisi Victoria çağına özgü teolojik bir
    sorundu. Hardy —sanırım daha Winchester'dan ayrılmadan önce- tanrıya inanmadığı
    kanısına varmıştı. Bu onun için, kafasındaki bütün diğer kavramlar gibi kesin ve
    berrak olan, ya beyaz ya siyah türünden bir sonuçtu. Kiliseye gitmek Trinity'de
    zorunluydu. Hardy, kuşkusuz kendine has çekingen kararlılığı ile öğrenci işleri
    müdürüne, vicdani nedenlerle kiliseye gidemeyeceğini söyledi. Olasılıkla işinde
    detaylara aşın meraklı birisi olan müdür de ailesine yazıp durumu anlatması
    gerektiğinde ısrar etti. Annesi ve babası geleneklere bağlı dindar kişilerdi.
    Müdürün bildiği, Hardy'nin ise çok daha iyi bildiği gibi bu haber onlara acı
    verecekti -yetmiş yıl sonra bizim pek anlayamayacağımız türden bir acı.
    Hardy vicdanı ile boğuştu. Konuyu geçiştirecek kadar dünya adamı değildi. Hatta
    bu sorunun nasıl ele alınacağını bilebilecek olan George Trevelyan ve Desmond
    MacCarthy gibi daha sofistike arkadaşlarının tavsiyelerini isteyecek kadar bile
    dünya adamı değildi (bunları bana bir öğleden sonra Fen-ner'de anlattı; çünkü
    yara hala kapanmamıştı). Sonunda ailesine mektubu yazdı. Biraz da bu olayın
    etkisiyle, dinsel inançsızlığını açıkça ve aktif olarak hep sürdürdü. Seçimlerde
    oy kullanmak gibi biçimsel işler için bile okul kiliselerine gitmeyi reddetti.
    Din görevlilerinden arkadaşları oldu ama
    tann hep onun kişisel düşmanı kaldı. Bütün bunlarda ondokuzuncu yüzyıl
    zihniyetinin bir yansıması vardır. Öyle olmakla beraber, Hardy söz konusu
    olduğunda, her konuda olduğu gibi bu konudaki sözlerini ciddiye almamak da
    yanılgı olur.
    O bu konuyu da şakaya vurmayı bildi. Örneğin otuzlu yıllarda, çok zevklendiği
    bir olay hatırlıyorum. Lord's kriket alanında geleneksel bir profes-yonelamatörler
    maçı vardı. Sabahtı; güneş de tribünlerin üzerinden parlıyordu.
    Fidanlığa bakan tarafta vuruş yapacak bir oyuncu, nereden geldiği belli olmayan
    bir ışık yansıması yüzünden iyi göremediğinden yakınmış, hakemler de biraz
    şaşırmış bir halde ortalığı kolaçan etmişlerdi. Yansıma otomobillerden mi
    geliyordu? Hayır. Pencere camları? Alanın o yanında pencere yoktu. Sonunda
    hakemlerden biri, haklı bir zafer edasıyla yansımanın kaynağını buldu; ışık iri
    yan bir rahibin göğsünde asılı duran kocaman bir haçtan geliyordu. Hakem,
    rahipten haçı çıkarmasını nazikçe rica ederken o sırada orada bulunan Hardy de
    Mefisto-vari kahkahalardan iki büklüm olmuştu. O gün öğle yemeğini kaçırdı:
    bütün din görevlisi dostlarına kartpostal yazıyordu (telgraf ve posta kartı en
    sevdiği iletişim araçlarıydı)
    Fakat tannya ve tannnın vekillerine karşı savaşta zafer hep aynı tarafın
    olmazdı. Aynı günlerde, Fenner'de, sakin ve güzel bir mayıs akşamı kilisenin
    saat-altı çan sesleri etrafa yayılıyordu. Hardy "hayatımın en mutlu bazı
    saatlerinin bir Katolik kilisesinin çan seslerinin duyulduğu bir yerde geçiyor
    olması ne talihsizlik" dedi.
    Öğrencilik yıllarının öbür hayal kırıklığı mesleki nitelikteydi. Cambridge
    Üniversitesi, hemen hemen Newton çağından beri ve bütün ondokuzuncu yüzyıl
    boyunca Matematiksel Tripos denilen, bir tür şeref sıralaması sınavının etkisi
    altında kalmış-
    12
    13
    ti. ingilizler yarışma sınavlarına -imparatorluk Çin'i hariç- diğer bütün
    ülkelerden daha çok güven duyagelmişlerdir. Gerçi bu sınavları geleneksel adalet
    prensiplerini gözeterek yaparlar, ancak çoğu zaman sınavların içeriğine karşı
    aşırı bir duyarsızlık gösterirlerdi. Aynı tutum bugün de sözkonusu-dur.
    Matematiksel Tripos'ların çok gözde olduğu o günlerde de durum kuşkusuz öyleydi.
    Bu sınavlarda sorular işlemsel bakımdan genellikle hayli zordu; ancak, ne yazık
    ki, sınanan kişi için matematiksel hayal gücünü, kavrama yeteneğini, ya da
    yaratıcı bir matematikçi için gerekli olan herhangi bir niteliği gösterecek
    olanağı sağlamıyorlardı. En başarılı adaylar (onlara Wrangler'lar denir ki, hala
    kullanılan bu terim 'birinci sınıf anlamına gelmektedir) aldıkları notlara göre
    kesin bir sıralamaya tabi tutulurdu. College'ler, kendi mensuplarından biri Baş-
    Wrangler olduğu zaman şenlikler düzenlerlerdi, îlk iki veya üçüncü sıradaki
    Wrangler'e de derhal lisansüstü araştırma bursu olan 'Fellowship' verilirdi.
    Bütün bunlar son derece 'Ingiliz-vari' idi. Bu sistemin bir tek sakıncası vardı:
    yüz yıl boyunca ingiltere'de ciddi matematiğin gelişmesini fiilen kösteklemiş
    olması. Hardy bir matematikçi olarak üne kavuşur kavuşmaz bu sakıncayı kendine
    has berrak sözleriyle dile getirdi ve bunu ortadan kaldırmak için mücadele
    arkadaşı Littlewood ile birlikte çaba gösterdi.
    Trinity'deki ilk sömestrde Hardy de kendisini bu sisteme kaptırdı. Matematik
    egzersizlerinden oluşmuş bir koşu pistinde bir yarış atı gibi çalıştırılacaktı
    ve o daha on dokuz yaşındayken bunun anlamsız bir şey olduğu kanısındaydı. Çoğu
    müstakbel Baş-Wrangler'in gönderildiği ünlü bir eğiticiye teslim edildi. Bu
    eğitici, bütün engelleri, sınav sorumlularının bütün oyunlarını biliyorduysa da
    matematiğin
    kendisine karşı son derece ilgisizdi. Genç Einstein bu durumda olsaydı
    isyan eder; ya Cambridge'i terkedip gider ya da önündeki üç yıl hiç bir formal
    çalışma yapmazdı. Ama Hardy - üstünlükleri olduğu gibi sakıncaları da var olandaha
    güçlü, ingiliz'lere has bir profesyonel ortamda yetişmişti. Önce konusunu
    değiştirip tarihe yönelmeyi düşündüyse de sonradan kendisine ders verecek gerçek
    bir matematikçiyi bulma akıllığını gösterdi. Ona karşı olan takdir hislerini
    Hardy Savunma kitabında şöyle dile getirir: "Benim gözlerimi ilk açan, Profesör
    Love oldu. Birkaç sömestr hocam oldu ve bana analizin ilk önemli kavramlarını
    öğretti. Ama ona olan asıl minnettarlığım bana Jor-dan'm ünlü Cours
    d'Analyse'ini okumamı önermesi nedeniyledir (kendisinin asıl alanı uygulamalı
    matematiktir). Bu harikulade eseri okurken duyduğum hayranlığı hiç
    unutmayacağım. Bu kitap benim kuşağımdan birçok matematikçinin ilham kaynağı
    olmuştur; ben de matematiğin gerçek anlamını, onu okurken kavramışımdır. O andan
    itibaren, kendimi sağlıklı bir başarı hırsı ve güçlü bir matematik tutkusu olan
    gerçek bir matematikçi olarak algılamaya başladım."
    Hardy, 1898'deki Tripos sınavında 4. Wrangler oldu. Buna biraz içerlediğini
    itiraf ederdi. Yarışın saçmalığına rağmen kazanması gerektiğini bilecek kadar da
    doğuştan yarışmacıydı. 1900 yılında, daha saygın bir sınav olan Tripos H'ye
    girdi ve haket-tiği sonucu da, bursu da aldı.
    Bu tarihten itibaren yaşamı esas itibariyle rayına oturmuştu. Amacını biliyordu:
    ingiltere'de matematiksel analiz çalışmalarına daha titiz bir yaklaşımı
    benimsetmek. "Yaşamımın tek büyük ve kalıcı mutluluğu" dediği araştırmalarını
    hiç bırakmadı. Ne yapması gerektiği konusunda herhangi bir kuşkusu yoktu. Ne
    kendisi, ne başkaları onun bü-
    14
    15
    yük yeteneğinden şüphe ediyordu. Otuz üç yaşındayken Royal Society/1) ye
    seçilmişti.
    Birçok yönden son derece şanslıydı. Bir meslek seçmesi gerekmedi. Yirmi üç
    yaşından itibaren istediği kadar serbest zamanı, gerek duyduğu kadar da parası
    oldu. 1900'lerde, Trinity'de bekar bir öğretim üyesinin para durumu hiç de fena
    sayılmazdı. Hardy para konusunda sağduyulu idi; gerektiğinde para harcamaktan
    kaçınmadığı gibi (arasıra da 50 millik taksi yolculukları gibi alışılmamış
    şeylere) parasını işletmek konusunda da çekincesi yoktu. istediği oyunları
    oynadı, egzantrik eğilimlerini engellemedi. Dünyanın en seçkin bazı entellektüelleri
    ile bir arada yaşıyordu; G.E. Moore, White-head, Bertrand Russell,
    Trevelyan, kısa bir süre sonra Bloomsbury ile artistik tamamlayıcısını da
    bulacak olan Trinity yüksek sosyetesi gibi (Hardy'in kendisinin de Bloomsbury
    ile kişisel arkadaşlığı ve duygusal yakınlığı vardı). Bu parlak toplulukta
    gençlerin en önde gelenlerinden -ve gösterişsiz bir şekilde de en ele avuca
    sığmaz olanlarından- biriydi.
    Daha sonra söylemek gereken bir şeyi şimdi dile getireceğim. Yaşamı
    ihtiyarlığına kadar, parlak bir genç adamın yaşamı olarak süregeldi. Ruhu da
    öyle. Oyunları, ilgi alanları onu ihtiyarlayıncaya kadar hep genç bir öğretim
    elemanı havasında tuttu. Gençlik yıllarının merak ve zevklerini altmışlı
    yaşlarına taşıyan pek çok kişi gibi, son yılları bu yüzden daha karanlık geçti.
    Yine de yaşamının büyük bölümünde çoğumuzdan daha mutlu oldu. Şaşılacak kadar
    değişik türden pek çok arkadaşı vardı. Bu arkadaşlar onun kendisine has özel bir
    elemeden geçerdi. Onlarda
    (1) Royal Society : 1660'da kurulmuş, ingiltere'nin en eski bilim cemiyeti.
    (Ç.N)
    "Spin" dediği bir nitelik arardı (bu bir kriket terimi olup günlük dilde
    karşılığı yoktur; bir çeşit eğilimi ya da kinayeli, esprili ve beklenmedik bir
    yaklaşımı ifade eder. Yakın tarihten örnek verecek olursak Macmillan ve Kennedy,
    spin'den yüksek not alırlar; Churchill ve Einsenhower ise başarısız olur).
    Ancak, arkadaşlarına karşı hoşgörülü, sadık, son derece neşeliydi ve onları pek
    belli etmeden severdi. Bir keresinde, hep matematik çalışmalarına ayırdığı sabah
    saatlerinde onu görmem gerekti. Masasında oturmuş, o güzel elyazısı ile bir-
    şeyler yazıyordu. Onu rahatsız etmediğimi umduğum türden, sıradan bazı nezaket
    sözcükleri mırıldandım. Birden beliren muzip tebessümü ile, "işte sana cevabım:
    Gördüğün gibi rahatsız ediyorsun, yine de, seni her gördüğümde sevinirim." On
    altı yıllık tanışıklığımızda sevgisini gösteren başka bir şey söylemedi; sadece,
    ölüm döşeğinde ziyaretlerimi sabırsızlakla beklediğini ifade etti.
    Sanırım benim bu durumum diğer arkadaşlarının çoğunluğu için de geçerliydi. Ama
    yaşamının çeşitli dönemlerinde farklı türden iki veya üç ilişkisi daha oldu.
    Bunlar güçlü sevgilerdi; fiziksel olmamakla birlikte coşkulu, yoğun ilişkilerdi.
    Benim bildiğim bir tanesi, kendisi kadar ruhen hassas yara-dıllışta olan bir
    gençle ilgili olanıdır. Arada tesadüfen kulağıma çalınanlara bakarak öbür
    ilişkileri için de aynı durumun geçerli olduğunu sanıyorum. Benim kuşağımdan
    olan çok kimseye böyle ilişkiler ya yetersiz ya da olanaksız gelebilir. Oysa
    onunkiler ne o ne de öbürü idi. Onları oldukları gibi kabullenmeden, insan ne
    Hardy gibi kişilerin (böyle insanlar nadirdir, ama beyaz bir gergedan kadar da
    değil) mizaçlarını, ne de Cambridge toplumunun onun zamanındaki yapısını
    anlamaya başlayamaz bile. Çoğumuzun farkında olmadan elde ettiği doyumları o
    bulamadı; ama kendisini çok iyi tanıdığından bu durum onu mutsuz etmedi, iç
    dünyası
    16
    17
    kendisine aitti ve çok zengindi. Hayal kırıklığı en sonda geldi. Sadık
    kızkardeşi dışında hiç bir yakını kalmamıştı.
    Savunma 'da -ki bu kitap bütün canlılığına rağmen umutsuz hüznün kitabıdıryaratıcı
    bir insanın yaratma gücünü ve arzusunu kaybetmesiyle ilgili olarak,
    alaycı bir umursamazlık ile "Çok yazık, ama bu durumda zaten pek de değeri
    kalmamıştır; artık ona üzülmek akıl işi değil," demektedir. Matematik dışındaki
    yaşamına karşı da tutumu böyleydi. Matematik onun var oluş nedeniydi. Onunla
    konuşurken kişiğinin parlaklığı karşısında bu gerçek unutuluverirdi; nasıl ki
    Einstein'ın moral tutkuları karşısında, onun var oluş nedeninin de fiziksel
    kanunların araştırılması olduğu kolaylıkla unu-tulursa. Ama o ikisi de bunu
    hiçbir zaman unutmadılar. Bu durum, gençlikten ölüme kadar, ikisinin de
    yaşamlarının özü oldu.
    Einstein'ın tersine, Hardy hızlı bir başlangıç yapmadı. 1900 ve 1911 arasındaki
    ilk çalışmaları, onun Royal Society'ye seçilmesi ve uluslararası bir ün
    kazanması için yeterli oldu. Ancak o bu çalışmaları önemsemedi. Bunun nedeni
    yapmacık bir alçakgönüllülük değil, eserlerinden hangisinin bir değer taşıdığım
    hangisinin de taşımadığını çok iyi bilen bir usta olmasıydı.
    1911'de Littlewood ile, 35 yıl sürecek bir çalışma arkadaşlığına başladı.
    1913'de Ramanujan'ı keşfetti ve onunla da başka bir işbirliği kurdu. Önemli
    çalışmalarının tümü bu iki ortaklık içinde; en büyük bölümü de, matematik
    tarihinin en ünlü işbirliği sayılan, Littlewood ile beraber gerçekleştirildi.
    Buna benzer bir şeye ne herhangi bir bilim dalında ne de bildiğim kadarıyla
    yaratıcılık isteyen başka bir alanda rastlanmıştır. Beraberce pek çoğu 'Bradman
    klasında'd) yüze yakın çalışma yayınladılar.
    Son yıllarında Hardy'i yakından tanımayan, kriketten de pek anlamayan
    matematikçiler onun en büyük övgü sözünün 'Hobbs klasmda'W ifadesi olduğunu
    tekrarlayıp durdular. Oysa ne yazık ki öyle değildi. Hobbs onun gözde
    oyuncularından biri olduğu için değer sıralamasını değiştirmeyi yeğlemişti. Bir
    keresinde, sanırım 1938 yılında ondan aldığım bir kartpostalda şöyle yazıyordu:
    "Bradman gelmiş geçmiş bütün kriket vurucularının hepsinden üstün olup kendi
    başına bir klas oluşturur. Eğer Archimedes, Newton ve Gauss'u Hobbs kla-smda
    kabul edersek onlardan daha üstün bir sınıfın da varolduğunu kabul etmemiz
    gerekir ki ben bunu düşünemiyorum. En iyisi onların bundan böyle Bradman klasına
    naklidir."
    Hardy-Littlewood araştırmaları bir nesil boyunca ingiltere'de ve diğer ülkelerin
    çoğunda pür matematik çalışmalarına hakim oldu. Matematikçilerin bana
    söylediklerine göre, bu araştırmaların matematiksel analizin gelişmesini ne
    ölçüde ve ne yönde değiştirdiğini veya bu çalışmaların yüz sene sonra ne ölçüde
    etkili görüneceğini söylemek için zaman erkendir. Ancak değerlerinin kalıcılığı
    konusunda kimsenin şüphesi yoktur.
    Daha önce de değindiğim gibi, onlarınki ortaklıkların en yücesiydi. Ancak, bunu
    nasıl gerçekleştirdiklerini kimse bilmiyor; eğer Littlewood açıklamazsa hiçbir
    zaman da bilinmeyecek. Yine daha önce belirtmiş olduğum gibi, Hardy'e göre
    Littlewood kendisinden daha güçlü bir matematikçiydi. Bir yazısında "bu ölçüde
    kavrama, teknik ve yeteneğe bir arada sahip olan" başka bir kimse tanımadığını
    belirtmişti. Littlewood tıpkı Hardy gibi ilginç, belki biraz daha zor anlaşılır
    bir kişiydi. Hardy'den daha normal'di; halen de öyledir. Hardy'deki zarif ve en-
    (1) Bradman : 1929'daki bir maçta, gelmiş geçmiş en büyük sayıyı yapan
    Avustralyalı kriket oyuncusu. (Ç.N)
    (1) Hobbs : O yıllarda ingiliz kriket takımının en başarılı oyuncusu. (Ç.N)
    18
    tellektüel gösterişlilikten yoksundu; bu nedenle de akademik arenanın odağının
    daha uzağında kaldı. Bu durum Avrupalı matematikçilerin şaka yollu takılmalarına
    neden olurdu. Örneğin, Hardy onu teoremlerinden birinde çıkabilecek bir yanlışın
    sorumluluğunu yüklemek için icat etmişti. Gerçekte onun da en az Hardy kadar
    inatçı bir kişiliği vardı.
    ilk bakışta ikisi de yumuşakbaşlı birer ortağa pek benzemiyorlardı. Ortaklığı
    ilk kez hangisinin önermiş olabileceğini kestirmek biraz zor; ama ikisinden biri
    bu teklifi yapmış olmalı. Bu işe nasıl başladıkları hakkında kimsede kanıt yok.
    En verimli dönemlerinde aynı üniversitede değillerdi. Rivayete göre Harold Bohr
    (Neals Bohr'un kardeşi; kendisi de iyi bir matematikçidir) ortaklık ilkelerinden
    birinin şu olduğunu söylemiştir: "Birisi öbürüne bir mektup yazdığında mektubu
    alanın cevap vermek, hatta okumak zorunluluğu yoktur."
    Bu konuda ben birşey söyleyemem. Hardy, yıllar boyunca, akla gelebilecek her
    konuda benimle konuşmuştur; ama bu işbirliği hakkında hiç söz etmedi. Bu
    işbirliğinin kendi kariyeri için büyük şans olduğunu tabii ki söyledi;
    Littlewood hakkında daha önce değindiğim gibi konuştu; ancak yöntemleri hakkında
    bir imada dahi bulunmadı. Ben onların çalışmalarını anlayacak kadar matematik
    bilmem; ama o dilden bazı şeyler kapmışımdır. Eğer yöntemleri hakkında bir bilgi
    vermiş olsaydı sanırım gözümden kaçmazdı. Bir çoğumuza daha özel gelebilecek
    konularda göstermek adetinde olmadığı bu gizliliğin bir amaca yönelik olduğundan
    emin olduğumu söyleyebilirim.
    Ramanujan'ı keşfine gelince, bu konuda hiç gizlilik göstermemiştir, ifadesine
    göre bu, yaşamının tek romantik olayı oldu. Hoş bir hikayedir ve hikayenin bütün
    kahramanları (iki kişi dışında) bol bol övgü toplamışlardır. Hardy, 1913 yılı
    başlarında
    19
    bir sabah, kahvaltı masasındaki mektuplar arasında Hindistan pulları ile
    donanmış, eski püskü büyük bir zarf buldu. Açtığında içinden îngi-liz'lerinkine
    benzemeyen bir el yazısı ile yazılmış, satır satır sembollerle dolu yıpranmış
    kağıtlar çıktı. Hardy onlara isteksizce bir göz attı. O sırada kendisi 36
    yaşında, dünyaca tanınmış bir matematikçiydi ve dünyaca tanınmış
    matematikçilerin tuhaf kişilere muhatap olmalarının olağan bir şey olduğunu
    öğrenmiş bulunuyordu. Büyük Piramitin kehanetini kanıtlayan, siyonist hahamların
    vahiylerini açıklayan, Shakespeare'in oyunlarına Bacon tarafından yerleştirilen
    gizli mesajlardan söz eden metinler almaya alışıktı.
    Hardy'nin herşeyden önce canı sıkıldı. Bozuk bir ingilizce ile matematiksel
    buluşları hakkındaki fikrini soran, tanınmamış bir Hintli tarafından yazılmış bu
    mektuba şöyle bir baktı. Metin, çoğu cüretkar ya da hayalperest, birkaçı da
    herkesçe bilinen ve orijinalmiş gibi sunulan bir sürü teoremden oluşmuşa
    benziyordu. Hiç bir ispat yoktu. Canı sıkılmanın ötesinde sinirlendi de. Hepsi
    garip bir kandırmacaya benziyordu. Mektubu bir yana bıraktı ve günlük işlerine
    koyuldu. Alışkanlıkları ömür boyu değişmediğinden, neler yaptığını kestirmek de
    mümkün. Önce, kahvaltı ederken The Ti-mes'ı okudu. Bu olay Ocak ayında geçtiği
    için, eğer varsa Avustralya kriket sonuçlarıyla başlayıp, onları büyük bir
    dikkat ve ilgiyle inceledi (meslek yaşamına matematikle başlayan ve Hardy'nin
    dostu olan Maynard Keynes bir keresinde ona çıkışarak eğer kriket sonuçlarına
    verdiği yoğun dikkati her gün yarım saat borsa sonuçlarına da verse, istemese de
    kendiliğinden zengin bir adam oluvereceğini söylemişti).
    Hardy, eğer dersi yoksa, dokuzdan bire kadar kendi matematik çalışmalarıyla
    uğraşırdı. Bir ma-
    20
    tematikçi için yaratıcı çalışma süresinin günde en çok dört saat olduğunu
    söylerdi. Okulda hafif bir öğle yemeğinden sonra üniversite kortlarında salon
    tenisi oynamaya koşardı (yaz aylarında olsaydı Fenner'de kriket seyrederdi).
    Akşama doğru da yavaş adımlarla eve dönerdi. O günse, programda bir değişiklik
    olmamasına rağmen bir şeyler planı sekteye uğratıyordu. Kafasını hep o Hint
    karalamaları kurcalıyor, tenisten tam zevk almasını engelliyordu. Hiç görmediği,
    aklına getirmediği türden acaip teoremler. Dahiyane bir aldatmaca mı? Kafasında
    bir soru oluşmaktaydı. Hardy'nin kafası söz konusu olduğunda, soru çok açık bir
    şekilde kendiliğinden oluşurdu: bunların dahiyane bir aldatmaca olma olasılığı
    meçhul bir matematik dehasının ürünü olma olasılığından daha mı kuvvetliydi?
    Yanıt açıkça "hayır" di. Trinity'deki odasında yazılara yeniden göz attı.
    Littlewood'a yemekten sonra görüşmeleri gerektiğini iletti (her halde bir
    çocukla, ama kesinlikle telefonla değil; zira telefona karşı, dolmakalem dahil
    her türlü mekanik icada karşı olduğu gibi, derin bir güvensizlik duyardı).
    Yemekten sonra kısa bir gecikme olmuş olabilir. Hardy bir bardak şarap içmekten
    hoşlanırdı. Ancak o akşam, gençlik hayallerini ateşleyen ünlü "Alan St. Aubyn"
    anılarına rağmen, canı oturma salonunda porto şarabı ve cevizle vakit kaybetmek
    istemiyordu.
    Littlewood'a gelince, herkes gibi zevkleri olan bir kişi olduğundan salonda
    biraz oyalanmaktan hoşlanırdı. Bu yüzden belki bir gecikme olmuştur. Herneyse,
    saat dokuz sıralarında, kağıtlar önlerinde, Hardy'nin odasındaydılar.
    Bu kimsenin kaçırmak istemeyeceği bir sahne olmalıydı. Keskin açıklığı ve
    entellektüel canlılığı ile Hardy (Hardy tam bir Ingilizdi; ama tartışma
    sırasında, genellikle Latinlerin sahip çıktıkları özellikleri taşırdı); ve geniş
    hayal gücü, güçlü yara-
    21
    tıcılığı ve esprileriyle Littlewood... Anlaşıldığına göre çok zaman gerekmedi;
    gece yarısı olmadan anladılar, kesin olarak anladılar ki bu sayfaların yazarı
    bir dahi idi. O gece vardıkları sonuç bundan ibaretti. Ancak daha sonralarıdır
    ki Hardy Ramanujan'ın doğal matematiksel yetenek bakımından Gauss ve Euler
    ayarında bir deha olduğuna karar verdi. Fakat eğitimindeki eksiklik, ve
    matematik tarihi sahnesine gecikmeli çıkışı nedeniyle onlar ölçüsünde katkıda
    bulunmasını beklemiyordu.
    Bütün bunlar insana çok kolay, büyük matematikçilerin hemen karar verebileceği
    türden şeyler gibi geliyor. Ama iki kişinin olanlardan paye alamadığını daha
    önce belirtmiştim. Hardy, şövalyelik ruhuyla, Ramanujan'la ilgili bütün konuşma
    Ve yazılarında bu konuyu gizledi. Söz konusu iki şahıs, yıllar önce ölmüş
    oldukları için şimdi gerçeği söyleme zamanı geldi. Olay çok basit. Ramanujan'ın,
    çalışmalarını gönderdiği ilk ünlü matematikçi Hardy değildi. Ondan öncekiler,
    ikisi de ingiliz, ikisi de en yüksek meslek standardına ulaşmış iki
    matematikçiydi. Yazıları bir yorum yapmadan iade etmişlerdi. Ramanujan üne
    kavuştuğunda neler söylediklerini -eğer söylemişlerse- tarih sanırım
    nakletmiyor. istenmeden gönderilen bu tür çalışmaları alan herkesin onların
    tutumuna karşı içten içe bir sempati duyması da doğaldır.
    Hardy, hemen ertesi gün işe koyuldu. Kararını vermişti; Ramanujan'ı ingiltere'ye
    getirmeliydi. Para sorun değildi. Trinity üstün yeteneklere destek olma
    konusunda daima olumlu davranmıştır (aynı şeyi birkaç yıl sonra Kapitsa için de
    yaptı). Hardy kararını verdikten sonra hiç bir beşeri güç Ramanujan'ın gelmesini
    engelleyemezdi, ama bu sefer insan üstü birinin biraz yardım etmesi gerekiyordu.
    Bu arada Ramanujan'ın, karısıyla birlikte Mad-ras'da yaşayan ve yılda yirmi
    sterlinle geçinen ufak bir memur olduğu ortaya çıktı. Bunun yanısıra, din
    22
    kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir Brahmin'di; annesi ise bu konuda daha da
    katıydı. Yasakları çiğneyerek deniz aşın gitmesi olanaksız görünüyordu. Çok
    şükür ki annesinin Namakkal tanrıçasına çok büyük saygısı vardı. Bir sabah
    beklenmedik bir duyuruda bulundu. O gece rüyasında oğlunu büyük bir salonda, bir
    grup Avrupalının arasında otururken görmüş; Namakkal tanrıçası da ona oğlunun
    yaşam amacını gerçekleştirmesine engel olmamasını emretmişti. Ramanujan'ın
    Hintli biyografları bunun herkes için pek hoş bir sürpriz olduğunu yazarlar.
    1914 yılında Ramanujan ingiltere'ye geldi. Hardy'nin anlayabildiği kadarıyla
    (ama bu konuda onun anlayışına pek de güvenemiyorum) kast yasaklarını çiğnemenin
    zorluğuna rağmen Ramanujan, belli belirsiz bir panteistik iyimserlik dışında,
    teolojik doktrinlere Hardy'nin inandığından daha çok inanmıyordu. Ancak dini
    kurallara kuşkusuz bağlıydı.
    Trinity'e yerleştiğinde —dört yıl içinde Fellow
    1 olmuştu- onun için "Alan St.
    Aubyn" fantezileri söz konusu olmadı. Hardy onu çoğu zaman odasında pijamalarını
    giymiş, oldukça perişan bir halde tavada sebzelerini pişirirken bulurdu.
    ilişkilerinin dokunaklı bir yönü vardı. Hardy bir dahi karşısında bulunduğunu
    akıldan çıkarmıyordu. Ancak, dahi de olsa bu kişi, matematik dahil, hemen hiç
    eğitim görmemişti. Ramanujan ingilizce yeterlik sınavını veremediği için Madras
    Üniversi-tesi'ne girememişti. Hardy'nin aktardığına göre, sevimli ve
    yumuşakbaşlıydı; bununla beraber kuşku yok ki Hardy'yi matematik dışı konularda
    oldukça anlaşılmaz buluyordu. Yine de onu o gösterişsiz, iyi, dost yüzünde
    sabırlı bir tebessümle dinlemiş olsa gerek. Eğitimlerindeki farklılıktan ötürü
    mate-
    (1) Fellow: Lisansüstü burs kazanmış araştırmacı üye. (Ç.N.)
    23
    matik konularında bile anlaşmaları çaba gerektiriyordu. Ramanujan kendi kendini
    eğitmişti; ispat kavramına modern ve kesin yaklaşımdan habersizdi; hatta ispatın
    ne olduğunu bile tam anlamıyla bilmiyordu. Hardy, her zaman yapmadığı bir
    dikkatsizlik anında, eğer daha iyi eğitim görmüş olsaydı onun daha az
    'Ramanujan' olacağını yazmıştı. Bu sözlerle yaptığı gafın farkına vararak
    sonradan söz konusu ifadesinin saçma olduğunu söylemiş, hatasını düzeltmiştir:
    eğer eğitim görmüş olsaydı Ramanujan şimdi olduğundan daha da harika biri
    olurdu. Gerçekten de, Hardy sanki Ramanujan Winchester'de bir burs adayıymış
    gibi, ona formal matematik öğretmek zorunda kaldı. Hardy bunun yaşamında eşsiz
    bir deneyim olduğunu söylerdi. Çok kuvvetli bir seziş gücü olan, ancak modern
    matematiğin adını bile duymamış bir kişiye bu disiplin ne ifade ederdi?
    Herneyse; beraberce en üst düzeyde beş çalışma yaptılar. Hardy bu çalışmalarda
    olağanüstü yaratıcılığını ortaya koydu (bu ortak çalışmaların ayrıntıları
    hakkında Hardy-Littlewood çalışmalarına kıyasla daha çok şey bilinmektedir).
    Gönül niceliği ve hayal gücü, bu çalışmalarla tam anlamıyla haketti-ği ödülü
    aldı.
    Olup bitenler bir insanlık fazileti öyküsüdür. insan iyi ile başlarsa daha iyiye
    doğru yol alır. ingiltere'nin, verebileceği bütün şeref payelerini Ranıa-nujan'a
    vermiş olduğu görmek çok güzel bir duygu. Royal Society onu otuz yaşındayken
    üyeliğe seçti (bu, bir matematikçi için bile çok küçük bir yaştır). Aynı yıl
    Trinity de onu üyeliğe seçti. Bu her iki paye de bir Hintliye ilk kez
    veriliyordu. Ramanujan, bütün canayakınlığıyla minnettarlığını gösterdi. Ancak
    çok geçmeden hastalandı. Savaş yılları olduğundan onu daha yumuşak bir iklime
    gönderme olanağı bulunamadı.
    24
    Putney'deki bir hastanede ölüm döşeğinde yatarken Hardy onu ziyarete giderdi.
    Taksi plaka numarası ile ilgili olay bu ziyaretlerin birinde gerçekleşti. Hardy
    o gün de her zamanki ulaşım aracı olan taksi ile gitmişti. Ramanujan'ın yattığı
    odaya girdi. Hardy, konuşma başlatmakta her zamanki beceriksizliği ile,
    muhtemelen daha selamlaşmadan ve mutlaka ilk söz olarak "Geldiğim taksinin
    numarası 1729'du. Bana çok alelade bir sayı gibi geldi" dedi. Ramanujan'ın buna
    yanıtı şu oldu: "Hayır Hardy! Hayır Hardy! Çok ilginç bir sayı. îki küpün
    toplamı olarak iki ayn şekilde ifade edilebilen en küçük sayı."
    Hardy'nin ifadesine göre konuşma bu şekilde geçmişti. Esas itibariyle gerçek
    olsa gerek. Zira o çok dürüst bir kişiydi; böyle bir hikayeyi de başka birisi
    uyduramaz.
    Ramanujan savaştan iki yıl sonra Madras'da veremden öldü. Hardy Savunma
    kitabının, matematikçilerin yoklama listesi bölümünde şöyle yazıyor: "Galois
    yirmi bir, Abel yirmi yedi, Ramanujan otuz üç, Riemann kırk yaşlarında öldüler.
    Matematikte, elli yaşın üstünde herhangi bir matematikçi tarafından yapılmış
    önemli bir atılım hatırlamıyorum."
    Ramanujan'la ortak çalışmalar yapmasaydı 1914-1918 savaş yılları Hardy için daha
    kötü olurdu. Yine de yeterince kötü geçti. Bu savaş geriye, ikinci Dünya
    Savaşı'nda yeniden kanamaya başlayacak olan bir yara bıraktı. Hardy yaşamı
    boyunca radikal görüşlere sahip bir kişiydi. Ancak onun radikalizmi yirminci
    yüzyılla birlikte gelen aydınlanma hareketlerinden de izler taşıyordu. Benim
    kuşağımdan olanlar, bu aydınlanmayla birlikte daha saf, daha masum bir hava
    soluyor gibiydiler.
    Edward çağı entelektüellerinden olan diğer arkadaşlarının çoğu gibi Hardy de
    Almanya'ya karşı olumlu duygular besliyordu. Ne de olsa Almanya
    25
    ondokuzuncu yüzyılın büyük eğitici gücü olmuştu. Doğu Avrupa'ya, Rusya'ya,
    Birleşik Amerika'ya araştırmanın anlamını öğreten, Alman Üniversiteleriydi.
    Hardy Alman felsefe ve edebiyatını pek tutmazdı; bu konularda zevkleri fazla
    klasikti. Fakat, sosyal refah da dahil, birçok bakımdan Alman kültürü ona
    kendisininkinden daha üstün gibi geliyordu.
    Politik yaşam konusunda ondan çok daha kesin deneyimleri olan Einstein'in
    tersine, Hardy'nin WilhelmW Almanyası hakkında doğrudan fazla bilgisi yoktu.
    Kendini beğenmişlik sıralamasında en aşağılarda olduğu halde Almanya'da kendi
    ülkesinden daha çok takdir edilmesi de gururunu okşuyordu. O günlere ait hoş bir
    hikaye anlatılır. En ünlü Alman matematikçilerinden biri olan Hilbert, Hardy'nin
    Trinity'de pek de uygun olmayan bir lojmanda oturduğunu öğrenince (aslında
    Whewell's Court'da bir dairede oturuyordu) başkana bir mektup yazar ve ölçülü
    bir ifade ile Hardy'nin yalnızca Trinity'nin değil, bütün ingiltere'nin en büyük
    ma-temematikçisi olduğunu, bu nedenle de kendisine en iyi dairenin verilmesi
    gerektiğini dile getirir.
    Hardy, Russell ve Cambridge'deki ileri gelen çoğu aydınlar gibi, savaşın
    gerekliliğine inanmıyordu; bunun da ötesinde, politikacılara karşı içinde yer
    etmiş güvensizlikle ingiliz tarafını daha haksız buluyordu. Dini inançları
    nedeniyle savaş aleyhtarı olduğunu beyan edemiyordu; katı entellektüel kişiliği
    buna olanak vermiyordu. Sonunda Derby Projesine gönüllü olarak katılmak
    istediyse de sağlık kontrolü sonucu kabul edilmedi. Ancak çoğunluğun gürültücü
    bir şekilde savaş yanlısı olduğu Trinity'de, kendisini gittikçe daha yalnız
    hissetmeye başladı.
    (1) Kraliçe Victoria'nın torunu olan son Alman imparatoru Wil-helm II. (Ç.N)
    26
    Bu arada Russel, gürültülü bir karmaşa içinde kürsüsünden alındı
    1' (bu olayın
    tek ayrıntılı hikayesini, 2. Dünya Savaşı sırasında kendini avutmak için, çeyrek
    yüzyıl sonra Hardy yazacaktı). Hardy'nin yakın arkadaşları ayrılmış, savaşa
    katılmışlardı. Littlewood, Kraliyet Topçu Komutanlığında teğmen rütbesiyle
    balistik uzmanı olarak çalışıyordu. O neşeli umursamazlığı sayesinde, savaşın
    dört yılı boyunca hep teğmen kalma ayrıcalığına da erişti. Ortak çalışmaları
    tümden kesilmediyse de sekteye uğramıştı. Üniversitelerin o acı kavgalı
    ortamında Ramanujan ile yaptığı çalışmalar Hardy'nin teselli kaynağı oldu.
    Meslektaşlarına karşı davranışını zaman zaman haklı bulmadığım da oluyordu. Bu
    insanların kimi, savaşlar sırasında hep olduğu gibi , bazen ipin ucunu kaçırıyor
    olsalar da kimi daha dayanıklı çıkıyor, normal kurallara uymaya çaba
    gösteriyorlardı. Hardy'nin, seçicilerin bazılarıyla sadece selamlaşmasına,
    bazıları ile bunu bile yapmamasına rağmen onların Hardy'nin protejesi
    Ramanujan'ı Trinity'e Fellow seçmeleri akademik dürüstlüğün bir başarısıdır.
    Hardy yine de çok mutsuzdu. Bulduğu ilk fırsatta Cambridge'i terketti. 1919 da
    ona Oxford'da bir kürsü önerildi; hemen kabul ederek yaşamının en mutlu dönemine
    doğru adımını atmış oldu. Gerçi Littlewood ve Ramanujan'la çok başarılı
    çalışmalar yapmış bulunuyordu; ama Littlewood ile olan işbirliği doruk noktasına
    ulaşacaktı. O sıralarda Hardy, Newton'un deyimiyle "yaratıcılık çağının en olgun
    (1) Vicdani nedenlerle savaşa gitmeyi reddeden birisine iki yıl hapis cezası
    verilmesi üzerine B. Russel bir bildiri yazdı. Bunun üzerine 100 sterlin para
    cezası aldı -kütüphanesini satarak tahsil ettiler- ve kürsüden alındı. Davet
    edildiği Harvard Üniversitesine de pasaport verilmediği için gidemedi. Daha
    sonra yazdığı savaş aleyhtarı bir makaleden dolayı 6 ay hapis yattı ve
    'Matematiksel Felsefeye Giriş' kiabını orada yazdı. (Ç.N)
    27
    yaşında" olan bir matematikçi için alışılmamış ölçüde geç sayılan kırk
    yaşlarındaydı.
    Bu yaratıcılık coşkusu, geç gelmiş olmakla birlikte, ona bir ebedi gençlik
    duygusu veriyordu ki bu, herkesten çok onun için önemliydi. Doğasına uygun
    olarak bir delikanlı yaşamı sürmeye başladı. Daha çok salon tenisi oynadı; zaman
    geçtikçe performansı da artıyordu (salon tenisi pahalı bir spordu ve maaşının
    büyükçe bir dilimini yutuyordu). Amerikan üniversitelerine sık ziyaretler yaptı
    ve oraları çok sevdi. Sovyetler Birliği'ni ve Amerika Birleşik Devletleri'ni
    hemen aynı ölçüde beğenen, zamanındaki ender ingilizlerden biriydi. Ancak kesin
    olan birşey daha var ki, bu da gerek o günlerde gerekse başka dönemlerde Beyzbol
    Şurası'na kurallarından birinin değiştirilmesi için ciddi bir öneride bulunan
    tek ingiliz'in Hardy olduğudur. 19201i yıllar onun için ve onun kuşağındaki çoğu
    liberal düşünceliler için bir yalancı şafak oldu. Savaş acılarının artık
    geçmişte kaldığını sanıyordu.
    New College'de kendisini Cambridge'de hiç olmadığı kadar rahat hissetti, içten
    konuşmalarla dolu Oxford havası ona iyi geldi. Hardy'nin kendisine has konuşma
    üslubunu geliştirmesi de orada, o zamanların New College'inin sıcak ortamında
    gerçekleşti. Yemekten sonra çevresinde onu dinlemeye çok istekli bir grup
    oluyor, üstelik bazı tuhaflıklarını da hoş karşılıyorlardı. Onun büyük ve
    değerli biri olması yanında, kendisiyle çok iyi vakit geçirilen bir kimse
    olduğunu da gördüler. Sözel oyunlar oynamak veya kriket alanında gerçek (ama
    değişik) bir maç yapmak isteğinde karşısına geçmeye hazırdılar. Gösterişsiz ve
    doğal bir şekilde çevresine doluşuyorlardı. Daha önce de takdir edilmiş, saygı
    görmüştü; fakat bu şekilde ilgi odağı olmamıştı.
    Odasında Lenin'in büyük bir fotoğrafının asılı olduğuna -bu da dedikoduyla
    karışık bir okul şaka-
    28
    29
    sı idi— kimse aldırmazdı. Hardy'nin radikalizmi biraz dağınık, fakat gerçekti.
    Daha önce de değindiğim gibi, meslek sahibi bir ailenin çocuğuydu. Hemen bütün
    ömrü yüksek burjuvazi içinde geçti. Ancak o daha çok bir aristokrat gibi, daha
    doğrusu bir aristokratın romantik bir izdüşümü gibi hareket ederdi. Bazı
    davranışlarını belki de arkadaşı Bert-rand Russell'dan almıştı; ancak bunların
    çoğunluğu yaradılışından geliyordu. Çekingenliğinin arkasında aristokratlara
    özgü bir umursamazlık yatardı.
    Yoksullar, şanssızlar, güvenlerini yitirmiş olanlar, aşağı ırklardan sayılanlar
    (Ramanujan'ı keşfi kaderin sembolik bir cilvesi idi), her kim olursa olsun Hardy
    herkesle iyi geçinir, üstünlük taslamaz-dı. Onları koca popolu dediği kimselere
    tercih ederdi. Bu ayırım anatomik değil psikolojik açıdan geçerliydi. Adam
    Sedgwich'in meşhur bir 19. yüzyıl Trinity özdeyişi vardır: "Bu dünyada koca
    popolu olmayan hiç kimse başarılı olamamıştır." Hardy'e göre ise koca popolular
    kendilerinden emin, hızla gelişen, emperyalist ingiliz Burjuvazisi idi.
    Rahiplerin, okul müdürlerinin, yargıçların çoğu, politikacıların da Lloyd George
    dışında hepsi bu tanım kapsamına giriyordu.
    Bir tek kamu görevinde bulundu: iki yıl süreyle (1924-26), sadece bağlılığını
    göstermek amacıyla, Bilim işçileri Birliği Başkanlığı yaptı. Kendisinin
    "dünyanın en işe yaramaz mesleğinin en işe yaramaz mensubu" olduğuna bakılırsa
    bunun acayip bir seçim olduğunu alaycı bir eda ile söylerdi. Fakat önemli
    konularda o kadar da alaycı değildi; etkili olabilmek için bilinçli olarak
    dikleşirdi. Çok sonraları, Frank Cousins ile çalışmaya başladığında, o ve G.H.
    Hardy gibi sendika faaliyetlerinde görev almış tam iki arkadaşa sahip olmuş
    olduğumu düşünmek bana tatlı bir haz verirdi.
    1920'li yıllarda, yaz sonları (pastırma yazı değil) o kadar mutlu geçiyordu ki
    kimse onun tekrar Canıbridge'e döneceğini beklemiyordu; ama döndü. 1931'de.
    Sanırım bu dönüşün iki nedeni vardı, ilki ve daha önemli olanı, onun mesleğinde
    büyük bir adam olmasıydı. Cambridge hala ingiliz matematiğinin merkeziydi;
    oradaki kıdemli matematik kürsüsü de tam onun gibi bir profesyonel'in yeriydi,
    ikinci olarak, biraz tuhaf ama, yaşlılığını düşünüyordu. Oxford'daki fakülteler
    birçok yönden sıcak ve insancıl olmakla beraber yaşlılara karşı acımasızdı. New
    College'de kalsaydı yaş haddinden dolayı profesörlükten emekli olduğunda
    lojmandan derhal çıkarılırdı; fakat Trinity'e dönerse ölünceye kadar okulda
    kalabilirdi. Nitekim sonunda da öyle oldu.
    Cambridge'e döndüğü sıralar -ben de kendisini o zaman tanımıştım— Oxford'daki
    parlak döneminin parıltılarını taşıyordu. Hala mutluydu. Yirmili yıllardaki
    ölçüde olmasa bile yaratıcılığına hala, -o güce sahip olduğunu bilecek kadarkoruyordu.
    New College'de olduğu kadar neşeliydi. Böylece biz belki de onun en
    harika döneminde yakınında olma şansına mazhar olmuştuk.
    Samimiyetimiz ilerledikçe, kışları her onbeş günde bir birbirimizi kendi
    College'lerimizde akşam yemeğine çağırır olduk. Yaz geldiğinde ise, sözünü bile
    etmeden kriket alanında buluşmamız artık olağan hale gelmişti. Özel durumlar
    dışında sabahları yine matematikle uğraşıyor, Fenner'e öğle yemeklerinden sonra
    geliyordu. Koşu pisti çevresinde, başı öne eğik, kravat, saçlar, üstbaş,
    kağıtlar yerli yerinde, uzun, rahat ve ağır adımlarla dolaşır, bu haliyle de
    herkesin dikkatini çekerdi (kendisi ellili yaşların sonlarında bile tenis
    oynayacak kadar hareketli, ince, zayıf bir adamdı). Bir keresinde Hardy skor
    levhasının yanından geçerken muzip
    30
    bir köylü : "Bahse girerim, şu adam bir Yunan şairi" demişti. Doğruca en sevdiği
    yere, güneşin tek ışınını bile kaçırmayacağı, pavyon tarafının karşısına
    geçerdi; tam bir Heliotrop'tu.1 Bulutsuz bir Mayıs gününün ortasında bile,
    güya güneşin kapanmasını önlemek için yanında "Anti-tanrı pilleri" dediği
    birşeyler taşırdı. Bunlar kazaklar, kız-kardeşine ait bir şemsiye, içinde ya bir
    doktora tezi ya Royal Society için yaptığı bir değerlendirme yada Tripos sınav
    kağıtları gibi matematiksel yazılar bulunan kocaman bir zarftan oluşurdu. Bu
    akrabasına açıkladığına göre Tanrı, Hardy'nin, havanın kapanacağı ve çalışma
    olanağı bulacağı beklentisiyle geldiğini düşünüp karşı önlem olarak havanın
    pırıl pırıl olmasını sağlayacaktı.
    Orada oturur, akşama kadar kriket seyrederdi. Keyfinin tam olması için güneş
    parlamalı, bu güzellikleri paylaşacak bir arkadaş bulunmalıydı. Teknik, taktik,
    göze güzel görünme: bunlar onun için oyunun en çekici yönleriydi. Bu özellikleri
    açıklamaya çalışmayacağım; oyunun dili bilinmedikçe bunlar zaten anlaşılamaz.
    Tıpkı kriket lisanı, sayılar teorisi, ya da tercihen her ikisi de bilinmeden
    Hardy'nin bazı klasik özdeyişlerinin de anlatılamaz olduğu gibi. Çoğumuz adına
    şükürler olsun ki insanlık komedisi de espri alanı içindeydi.
    Özel bir psikolojik sezgi yeteneğine sahip olduğunu herkesten önce kendisi
    reddetse de dünyanın en zeki kişilerinden birisiydi. Gözleri daima açık olarak
    yaşamış, çok okumuş, insan doğası hakkında iyi bir genel anlayış geliştirmişti.
    Canlı, hoşgörülü, kendini beğenmişlikten son derece uzaktı. Manevi konularda çok
    az kimsenin olabileceği kadar açık kalpliydi (ondan daha açık kalpli bir kimse
    daha olabileceğinden kuşu duyarım). Gösterişci-
    (1) Heliotrop : Güneşe göre yön değiştiren çiçek. (Ç.N)
    31
    lige, daima kendini haklı bulan zorbalığa, ve her türlü fazilet riyakârlığına
    karşı alaycı bir öfke ve nefret duyardı. Krikette de; oyunların bu en güzelinde
    de ikiyüzlülük vardır. Kriketin, takım ruhunun en yüksek ifadesi olarak
    nitelendirildiği bir oyun olduğu varsayılır. Bir oyuncunun, kendisi sıfır sayı
    yapıp takımının kazanmasını, kendisinin yüz sayı yapıp takımının kaybetmesine
    yeğlemesi beklenir (Hardy gibi dürüst ve samimi olan çok ünlü bir oyuncu, bir
    keresinde, sayı yapma konusunda hiç bir zaman öyle hissedemediğini itiraf
    etmiştir). Bu toplumsal özellik Hardy'nin espri damarını harekete geçirir,
    dengeyi sağlamak için bir takım deyişler sıralardı. Örneğin:
    "Kriket karşı takımdan on bir oyuncuya, kendi takımından da on oyuncuya karşı
    oynanan bir oyundur."
    "Oyuna ilk girdiğinde fazla heyecanlıysan, kendine güveni sağlamak için en iyi
    çare öbür oyuncunun oyundan çıkarıldığını düşünmektir."
    Çevresindekiler, şansları varsa, kriket dışındaki konularda da yazılarındaki
    kadar özgün olan konuşmalarına muhatap olurlardı. Savunmada bunun tipik
    örneklerini görebiliriz, işte birkaçı:
    "Çoğunluğun görüşlerini dile getirmek, üstün nitelikli bir kimsenin zaman
    harcamasına asla değmez. Tanım gereği nasıl olsa bunu yapacak pek çok başka kişi
    çıkar."
    "Benim öğrencilik yıllarımda, insan eğer geleneklere karşı gelecek cesareti
    gösterebilirse Tolstoy'un, bir romancı olarak George Meredith'e dokunacak kadar
    yaklaştığını, ancak, kuşkusuz başka hiç kimsenin, bunu başaramıyacağını ileri
    sürebilirdi." (Bunlar çağın modasının aşınlıklarıyla ilgili olarak dile
    getirilmiş sözlerdi: Onun, Cambridge'in gelmiş geçmiş en görkemli döneminde
    yaşadığı unutulmamalıdır.)
    32
    "Herhangi ciddi bir amaca erişmede, zekâ ancak çok önemsiz bir tanrı
    vergisidir."
    "Gençler kendini beğenmiş olmalı; ancak, ahmak olmamalıdırlar." (Birinin ona
    Finnegans Wa-ke'vsx son edebiyat şaheseri olduğunu kabul ettirmeye çalışması
    üzerine söylenmiştir.)
    "insan bazen acı şeyler söylemek zorunda kalabilir; ancak, bunlar olabildiğince
    yalın bir şekilde söylenmelidir."
    Kriket seyrederken her vuruşu izlemekten sıkıldığı da olurdu. O zaman takım
    kurmaca oyunu önerirdi. Takımlara şu tür adlar takılırdı: Sahtekârlar, kulüp
    üyeleri, uyduruk şairler, can sıkıcılar, adları HA ile başlayanlar (1 ve 2
    numaralı oyuncuları Hadrrian ile Hannibal'di), adları SN ile başlayanlar,
    Trinity'nin, Christ'in ve benzerlerinin gelmiş geçmiş en ünlülerinden oluşan
    takımlar v.b. Bu oyunlarda ben pek iyi sayılmazdım: Adları SN ile başlayan
    dünyaca ünlü adamlardan oluşan bir takım kurmayı bir düşünün. Onun Trinity
    takımı yenilmez güce sahipti (Clerk Maxwell'in, Byron'un, Thackery'nin,
    Tennyson'un bile takıma girmeleri garanti değildi); Benim okulum Christ'in
    takımı ise Milton ve Darwin ile çok iyi başlıyordu ama 3 numaradan itibaren göze
    çarpan oyuncuları yoktu.
    Sevdiği bir başka oyun daha vardı. "Dün gece gördüğümüz o adama notunu verin"
    diye başlardı. Notlar Hardy'nin çok önceden uydurup tanımladığı her kategori
    için 100 üzerinden verilirdi. Kategoriler şöyleydi: Katı, Soğuk, (Katı
    kategorisinden birinin mutlaka soğuk olması gerekmez, ancak istisnasız bütün
    soğuklar kendilerini katı kategorisinde görmek isterler). Donuk, Yıllanmış
    Brendi'lik, vb. Sert, Soğuk ve Donuk tipler adlarından
    (1) SPIN: Bir kriket terimi; atıcının topa verdiği kendi etrafında dönme
    hareketidir (fır dönme). Burada olaylara tepkileri sıra dışı, mizahi olan
    kişiler için kullanılıyor. (Ç.N)
    33
    anlaşılmaktadır (Wellington Dükü 'Katı'lık ve 'So-ğuk'luktan 100, 'Donukluktan 0
    numara alırdı.) 'Yıllanmış Brendi'lik ise, ömründe yıllanmış bren-di'den başka
    birşey içmediğini söyleyen efsanevi bir kişiden alınmaydı. Bu nedenle, aşırıya
    kaçmaksı-zın egzantrik ve esoterik eğilimleri olan kişiler için kullanılıyor
    olsa gerek.
    Bir insan olarak (ona katılmasam da, Hardy'e göre bir yazar olarak da) Proust
    Yıllanmış Bren-dj'likten yüksek not alırdı. F.A. Lindemann da (sonradan Lord
    Cherwell oldu) öyle.
    Yaz gelip geçmişti. Kısa bir Cambridge kriket sezonunun sonunda Üniversite maçı
    yapılacaktı. Hardy'le Londra'da buluşmayı ayarlamak kolay değildi; çünkü, daha
    önce de bahsettiğim gibi, mekanik aletlere karşı, özellikle telefona karşı,
    hastalık derecesinde güvensizliği vardı ve hiç saat kullanmazdı. Trinity'deki
    lojmanında, ya da St. George Square'deki dairesinde, onaylamayan, biraz da
    korkutucu bir tonla, "Eğer telefon etmek istiyorsan bitişik odada bir tane var,"
    derdi. Bir gün acil bir durum ortaya çıkmış, bana telefon etmek zorunda
    kalmıştı. Öfkeli bir sesle "Söyleyeceğin hiçbir şeyi dinlemeyeceğim; lafımı
    bitirince telefonu derhal kapatacağım: Bu gece saat dokuz ile on arasında
    muhakkak bana gel." Ve, küt!
    Yine de Üniversite maçına tam zamanında yetişti. En parlak yıllarmdaydı.
    Çevresini saran kadın, erkek bir sürü arkadaşı arasında sıkılganlıktan da
    kurtulmuştu. Bir ilgi odağı olmuştu; bundan da şikayetçi değildi. Grubun
    kahkahaları neredeyse sahanın öbür ucunda duyuluyordu.
    Mutlulukla dolu bu son yıllarında yaptığı her şeyde zerafet, düzen, kendine özgü
    bir uyum vardı. Kriket de bir zerafet ve düzen oyunudur. Hardy'nin onda bulduğu
    güzelliğin nedeni budur. Matematiğinde de, yaptığı en son çalışmasına kadar bu
    estetik güzelliğin mevcut olduğunu bana söylemişler-
    34
    dir. Sanırım, onun özel ilişkilerde konuşkan biri olduğu izlenimini verdim.
    Bir bakıma öyleydi de. Ancak 'önemsiz olmayan' (non-trival) durumlarda (bu
    deyimi, konuşmaya katılanlardan en az biri için önemli olan durum anlamında
    kullanırdı) ciddi ve dikkatli bir dinleyici olurdu. O sıralarda çeşitli
    vesilelerle tanıdığım başka kalburüstü kişiler arasında Wells, kendinden
    beklenenden daha kötü bir dinleyici, Rutherford ondan oldukça iyi bir dinleyici,
    Lloyd George ise gelmiş geçmiş bütün zamanların en iyi dinleyicilerinden
    biriydi. Hardy, Lloyd George gibi karşısındakinin sözlerinden izlenimler,
    gerçekler çıkarmaya çalışmaz, kafasını karşısındakinin yararına sunardı. Benim
    "The Masters" kitabını yazmamdan yıllar önce, Hardy bu niyetimi duyduğunda beni
    sorguya çekmiş, ben de uzun uzun konuşmuştum. Sonunda bazı isabetli önerilerde
    bulunmuştu. Kitabı okumasını isterdim; sanırım beğenirdi. Bu düşünceyle kitabı
    onun anısına ithaf ettim.
    Savunmanın sonundaki notta, başka konuşmalarımızdan da söz eder. Bunlardan biri
    uzayıp giden, arada ikimizin de öfkelendiği bir konuşmadır. 2. Dünya Savaşı
    hakkında ikimizin de ateşli, ancak ilerde değineceğim gibi, farklı görüşleri
    vardı. Onun fikrini bir milim bile değiştiremedim. Yine de, aramızdaki duygusal
    uçuruma rağmen, söylediklerimin mantık açısından doğruluğunu kabul etmişti.
    Onunla her tartışmamda sonuç hep böyle olurdu.
    30'lu yıllar boyunca, kendine özgü bir delikanlı hayatı yaşadı. Ancak bu yaşam
    bir anda çöktü. 1939'da bir koroner damar tıkanması geçirdi. Bunu atlattıysa da
    tenise, duvar tenisine, o çok sevdiği fiziksel faaliyetlere artık paydos
    ediyordu. Savaş, birinci savaşta olduğu gibi, onu daha da karamsarlığa itti. Ona
    göre bu iki savaş birbirine bağlı cinr
    35
    net halkalarıydı. Hepimiz kusurluyduk. 1914'de olduğu gibi, savaşı aklı
    almıyordu (ülkenin nasıl olsa varlığını sürdüreceği ortadaydı). En yakın
    arkadaşlarından biri korkunç bir şekilde ölmüştü. Ve altmışlı yaşlarında bir
    matematikçi olarak sergilediği yaratıcılık yetenekleri de sonunda onu terketti
    (bütün bu acıların birbirleriyle bağıntılı olduğu sanırım kuşkusuzdur).
    Bu yüzden, eğer metin layık olduğu dikkatle okunursa Bir Matematikçinin
    Savunmasının hüzünlerle dolu bir kitap olduğu görülür. Evet bu en-tellektüel
    canlılık dolu, esprili ve zeka ürünü bir kitaptır; evet, kristal gibi bir
    berraklık ve içtenlik hala buradadır; evet, bu, yaratıcı bir sanatçının
    abidesidir.
    Ancak kitap aynı zamanda, abartısız bir kabullenmeyle, bir zamanlar var olan ve
    artık gelmeme-cesine yitirilmiş olan yaratma gücü için atılmış a.cı bir
    çığlıktır. Dilimizde bunun başka bir benzerinin ifade edildiğini ben duymadım.
    Bunun nedeni, kısmen, böyle bir çığlığı yansıtabilecek edebi yeteneğe sahip
    yazarlardan çoğunun bu acıyı kendilerinin bizzat duymamış olmalarıdır. Bir
    yazarın, kendisinin artık tamamen tükenmiş olduğunu bütün gerçekleriyle
    farketmesi çok enderdir.
    O yıllarda onu her gördüğümde, hep bir genç-miş gibi yaşamanın bedelini ödemekte
    olduğunu düşünmekten kendimi alamazdım. Bu, hepimizden daha genç ve hayat dolu
    bir atletin, gençliğinin ve ustalığının zirvesinde yıllarca kaldıktan sonra,
    doğal yeteneklerinin yok olduğunu birdenbire kabullenmek zorunda kalması gibi
    bir şeydi. Alışılmış deyimiyle tepeyi dönmüş ünlü sporcuları sık sık görmek
    mümkündür. Ayaklar çabucuk ağırlaşmaya başlar (gözler çoğu kez daha uzun
    dayanır), vuruşlar aksar, Wimbledon korkulacak bir yere dönüşür; kalabalık artık
    başkalarını seyretmeye gelmiş
    36
    tir. Birçok sporcu bu noktada kendisini içkiye verir. Hardy içkiye başlamadı;
    ancak kendisini ümitsizlik denebilecek bir şeye kaptırdı. Zamanla fiziksel
    olarak biraz toparlandı. Artık on dakika kadar filelere vuruş yapıyor, veya
    Trinity bowling sahasında kendine has, incelikli, karışık bir sistem ile bowling
    oynuyordu. Oysa üç-dört yıl önce herşeye karşı gösterdiği ilgi o denli canlıydı
    ki bazen bizleri bıktırır-dı. Bir de şöyle bir aksiyomu vardı: "Hiç kimse, hiç
    bir zaman can sıkıntısı duymamalıdır; insan korka-bilir, nefret edebilir ama
    canı sıkılamaz". Şimdi ise başına gelen buydu; düpedüz canı sıkılıyordu.
    Bu nedenledir ki, içlerinde benim de dahil olduğum bazı arkadaşları onu 1914-18
    savaşı sırasında Bertrand Russell ve Trinity konusunu kaleme almaya teşvik
    ettiler. Hardy'nin ne ölçüde bunalım içinde olduğunu bilmeyenler ise bütün bu
    olayların çoktan gelmiş geçmiş olduğu, bir daha canlandırıl-mamaları gerektiği
    görüşündeydiler. Bir amaca yönelmesi ona gerçekten yeni bir canlılık getirdi.
    Kitap kendi aramızda elden ele dolaştı. Herkesin yararına sunulmamış olması
    küçük çapta da olsa akademik tarihe yapabileceği katkı bakımından bir kayıptır.
    Eski mutlu günlerinde bana söz verdiği başka bir kitabı yazması için bütün ikna
    yeteneğimi kullandım. Kitabın adı 'Oval'de bir gün<*> olacak; bütün bir gününü
    kriket seyrederek geçirirken oyunun kendisi, insan tabiatı ve genel olarak yaşam
    gibi konulardaki gözlem ve açıklamalarıyla anılarını içerecekti. Yazılsaydı,
    küçük ama ilginç bir klasik olabilirdi; fakat yazılmadı.
    Bu son yıllarda ona fazla yardımcı olamadım.


    Hardy


sən də yaz!