voyage au bout de la nuit


facebook twitter əjdaha lazımdı   googllalink

    1. 20-ci əsr fransız ədəbiyyatının şedevri.
    2. voyaj u bu dö lə nüi deyə tələffüz olunan, gecənin sonuna səyahət deyə tərcümə edə biləcəyimiz kitab adı.
    4. louis- ferdinand celine`nin voyage au bout de la nuit kitabını kinyas ve kayra romanından tanımışam. gecenin sonuna yolculuk hakan günday üçün başucu kitabından daha ötəsidir.

    heil celine! hakan gündayın kitab haqqında yazdığı bir yazı. />

    --
    spoiler--

    On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

    “Gecenin Sonuna Yolculuk”u geceleri okudum. Ağustos ayıydı. Terledim. Daha çok da geceleri. Çünkü romanın kahramanı Bardamu, Paris’ten Birinci Dünya Savaşı’na, oradan da Afrika’ya gitti. Sıcağın göbek deliğine. Bardamu doktor oldu ama aşık olamadı. Amerika’da yaşadı ama Ford’da işçi olarak kaldı. Sevişti ama yalan söyledi. Yaşadı ama hayat devam etti. Oysa benimki durdu. Çünkü kitap bitti.

    Deniz yatağından kalkıp daha yüksekteki bir yastığa koydum başımı. On beş yaşındaydım. Bir daha okudum. Sonra bir daha. Küvette, okulda, banklarda. Düzden, tersten, ortadan, her yerden. Hep aynı yanıt: “Gecenin Sonuna Yolculuk’u okuyorum.” Bir süre sonra kimse, o aralar ne okuduğumu sormadı. Ta ki yeniden taşınana kadar. Sonra yine aynı yanıt: “Céline okuyorum.”

    Yanlış anlaşılmasın, Céline’le hiçbir zaman gerektiği kadar ilgilenmedim. Diğer eserleri umurumda bile değildi. Ben sadece gecenin sonuna gidiyordum. Beş yüz sayfa civarındaki romanı okumam dört yıl sürdü. Bense hiçbir yere varamadım.

    On sekiz yaşındaydım ve hayat, kendimi öldürmemi emrediyordu. Oysa ben dört yıldır üçüncü avucum yaptığım romanı yakmakla meşguldüm. “Gecenin Sonuna Yolculuk”u ezberlemiştim. Okumama gerek yoktu. istediğim sayfa hafızamda beni bekliyordu. Sonra unutmaya başladım. Unuttum ve biraz daha unuttum. Geriye ben kaldım. “Gecenin Sonuna Yolculuk” bana karıştı ya da tersi.

    Bugün ne Céline’in köpeklerinin adlarını, ne de eserlerinin sayısını hatırlıyorum. Bildiğim tek şey, o romandaki karakterler sayesinde kendimi hiçbir zaman (ya da daima link yalnız hissetmediğim (ya da hissettiğim), o roman yüzünden yıllarca başka kitap okuyamayıp cahil kaldığım ve varislerinin beni mahkemeye vermesi ihtimaline oynayarak Céline ailesinden herhangi biriyle tanışma umuduyla o romandan cümleler çalıp Kinyas ve Kayra’ya yamadığım.

    Kışkırtmayı ve çelişkiyi güzel sanatlar seviyesine yükseltmiş olan Céline’in romanından aklımda kalan, insan beyninin var olan tek trajik et parçası olduğudur. Trajediyi hazmetmenin tek yolu da üstadın dediği gibi ondan sarhoş olmaktan geçer. “Hiçbir şey beni büyük felaketler kadar kendimden geçiremez,” diyen Céline, sözlükteki her kavramla alay eder. Kutsal ve saygıdeğer hiçbir şey ya da kimse kalmaz. Üstadı Yahudi düşmanı olmakla suçlayanlar, bana kalırsa bağışlayıcı davranmıştır. Çünkü gerçekte Céline, insanlık düşmanıdır. Karamsar, melankolik ya da romantik değildir. Sadece bir ihbarcıdır. Kendisi dahil herkesi ihbar eder. Kime ihbar ettiğinin de bir önemi yoktur çünkü roman edebiyattır. Gerektiğinde yalanlanır. Bu yüzden roman “Yolculuğumuz hayalidir,” cümlesiyle
    başlar.

    Céline, amaçsızca yolculuklar yapan roman kahramanı Bardamu’yü iki Dünya Savaşı arasında yaratır. Ancak romanın karanlığı ve dumanı, dönemine özgü savaş sonrası kötümserliğinden gelmez. Céline, arasında kaldığı gerçek iki savaşın, doğum ve ölüm olduğunu bilir. Hayattan midesi bulanacak kadar korkak ama onu yaşayacak kadarda cesur olan Bardamu, sayısız üç nokta, üretilmiş kelimeler ve sert cümleler içinde sayfadan sayfaya adım atarken, okur sadece izler.

    Kendisini onun yerine koyamaz çünkü kimse Bardamu kadar kendinden iğrenmez.

    Bardamu bir gösteridir. Bittiğinde, ne yuhalanabilen ne de alkışlanabilen bir gösteri. Merak eden, Céline’in kendine özgü Fransızcasına rağmen Yiğit Bener tarafından olağanüstü bir başarıyla, olabildiğince az kayıpla Türkçe’ye tercüme edilmiş halini okur. Çok merak eden Fransızca öğrenir. Daha çok merak eden aynaya bakıp hayatını düşünür. Gecenin sonuna aynadan gidilir. Dönmemek için de aynayı kırmak gerekir.

    Artık okumuyorum. On birinci ve son kez satın aldığım romanı da kaybettim. Büyütmeye gerek yok. Céline’in de dediği gibi “Daha fazla sözünü etmeyelim.”

    Üstat ölür. Trajedi kalır. Onu ihbar edene verilen ödül acıdır. “Gecenin Sonuna Yolculuk”un aldığıysa Renaudot adını taşır. Bu yazının üzerinde gözlerini kaydıranlar arasında okuduğu roman sayısı bini aşmış olan vardır. Benim okuduğum ve anladığım roman sayısıysa parmak hesabıyla ölçülebilir. Sol elimin orta parmağı bu hesap için yeterlidir. Boşlukla doldurulmuş Bardamu’nün değdiği her toprağa tükürmüş ve edebiyat bilgisi çok sınırlı olan ben, Céline için ölür ve öldürürüm.

    Hakan Günday'ın notu:

    Yukarıdaki paragrafların tamamı, sırasıyla Picus, Hayvan, Karakalem adlı dergilerde ve Vatan Kitap’ın geçmiş iki sayısında yayımlanmıştır. Ancak Céline hakkındaki düşüncelerimi ifade etmeme yetecek daha uygun kelimeler bulunmadığı için söz konusu kelimeler, yeniden ve aynı sıralamayla kullanılmışlardır. Çünkü Céline edebiyatı, hakkında altı kez aynı metni yazacak kadar saplantılı olduğum bir konudur. Sonuçta, son nefesimden birkaç dakika önce beni bulursanız, yukarıdaki cümleleri ezberden okuyabildiğime ve içeriğine inancımın asla değişmemiş olduğuna tanıklık edebilirsiniz. Yeter ki sol elimin orta parmağını kaldıracak güce sahip olayım. Gerisi kolay. Çünkü gerisi yok. Belki bir de Türkçe Sözlük var.

    --spoiler--

    kinyas ve kayra romanında bəhsi keçilən hissə belədir.

    Miguel bana yolculuk yapmanın insanoğluna katacağı değerleri anlatmaya devam ediyordu, kontrollü ses tonuyla:
    "Yol! Gitmek. Uzaklaşmak. Doğduğun yerin çok uzaklarında ölmek. insanı insan yapan bunlar. Tanrı bile gitmemizi istiyor. Bu yüzden dünyayı bu"kadar büyük, insanları bu denli küçük yaratmamış mı? ingiltere'den ayrıldıktan sonra kendimi çok kötü hissediyordum. Adadan ilk çıkışımdı ve bindiğim geminin güvertesinde ayaklanm titriyordu. ingiltere'nin dışında oksijen olduğunu bilmiyordum. Bir Fransız'la tanıştım o gemide. Bir ressam. Çok gençtim o zamanlar. Kimse benimle ilgilenmiyordu. Ben de kimseyle. Ama o Fransız bana dostluğunu sundu. Hikâyeler anlatırdı Adını bile duymadığım yerlerdeki insanların hikâyelerini. Ve bir gün, bana bir kitap verdi. 'Bu senin kutsal kitabın olacak!' diyerek. ingiltere'de yaşadığım trajik olaylardan ötürü kimseye güvenim kalmamıştı. Ne kitaplar, ne sanat, ne insanlar... Hepsinden korkuyordum. Kafam karmakarışıktı. Hayatımı nasıl mahvettiğimi düşünüyordum sürekli. Daha ben nereye gittiğimi bilmezken, yeni tanıştığım Fransız, okumam için beş yüz sayfalık bir kitabı
    elime tutuşturuyordu. Bir hafta geçti. Kapağını açmadığım kitabın yazarının kim olduğuna bile bakmamıştım. Sadece ismine bir göz atmıştım. Ve bir gece güvertede yatarken o kadar kötü hissettim ki kendimi, o kadar korktum ki gerçek hayattan, çevremdekilerden, kitabı aralamaya karar verdim belki unutturur bana ölümünen eden olduğum insanları, terk ettiğim dostlarımı diye. Fransız bir yazarın ingilizce'ye çevrilmiş kitabıydı. Beş günde gözümü kupmadan çok az uyuyarak bu dev hikâyeyi çiğnedim. Ve hazmettim. Son sayfayı da bitirdikten sonra gözlerimi kapattım... Daha iyi hissetmiyordum. Hayır! Ama ilginç bir duygu keşfetmiştim derinlerimde. Gitme duygusunu. Giderken duyulan hazzı. insanlardan kopmanın zevkini. Dünya üzerindeki insanların hepsi Kuzey Yarımküre'de toplansa, sadece ben Güney Yarımküre'de kalsam yine de dengenin bozulmayacağını bilmenin zevkini keşfettim. insanlıktan çıkışımı kutladım bir şişe şarapla. Sonra da ruhumun en alt çekmecesinden çıkan yeni duyguya boyun eğere kitabı Atlas Okyanusu'na savurdum. Yazar Louis-Ferdinand Céline'di. ismiyse Gecenin Sonuna Yolculuk... Ve ben de oraya gidiyordum. Gecenin sonuna.. Artık rotam belliydi!"
    Bütün bunları anlatırken, Miguel sanki o günleri yaşıyormuşçasına heyecanlanmıştı. Gözlerinin beyazı içkiden ve duygu yoğunluğundan pembeleşmişti. Bir tiyatro oyunu gibi seyrediyordum karşımdaki yan entelektüel, yan barbar adamı...
    Bir kitap. Sadece yazı, cümleler ve noktalama işaretlerinden oluşan kâğıtlar bütünü. Matbaadaki makinelerin yağlarının hâlâ sayfalannda koktuğu bir kitap! Nasıl bir insanı bu kadar etkileyebilir? Gülüyordum içimden. Alay ediyordum her zamanki gibi kendisine bir baş ucu kitabı yaratmış olan bu adamla... Gecenin sonuma yolculuk. Ne kadar saçma! Beş yüz sayfa okumaya gerek var mı, gecenin sonuna gitmek için? "Benim" dedim içimden. "Benim gece. Benim son. Benim yolculuk." içinde doğmuşum gecenin. içinde doğmuşum sonun. Yolculuk yaparak varmama gerek yok. Ben hep oradaydım. Geceyi ben bitirdim. Ancak başkaları kıçlarını kaldırıp gelebilir yanıma ve girerler gecenin sonuna. Benim krallığım orası. Gecenin başlangıcını bilmem ama sonu bana ait!..
    Ancak tabiî, söylenen her kelimenin hissedildiği duygusal bir paylaşım karşısında kayıtsız kalmak da, gemi üzerinde geçireceğimiz geri kalan günlerde belli bir tehlikeyle yatıp kalkmamıza neden olabilirdi. Ve eminim, karşımda oturan dev cüce, hayatının nedeni olarak bildiği kitabı aşağılık bir paçavra olarak gördüğümü bilse, yine aynı kitaptaki insan hayatının değersizliği saçmalığından esinlenerek boğazımı çalışma masasının üzerindeki mektup açacağıyla kesebilirdi. Vahşi bir entelektüel kadar boktan bir şey yoktur! Hele hele felsefesini Nietzsche'den, Schopenhauer'dan ya da adını bilmediğim, toplumdışılığı zekâ pırıltısı sanan herhangi bir salaktan alan düşünce adamı ise gerçek bir skandaldir! Gecenin sonunu yazmak için orayı bilmek gerekir. Ölümü yazmak için ölmek gerekir!
    Benim yazdığmı ise bir kitap değil. Bir hikâye hiç değil! Bir felsefe yazısı diyenleri ise, soğukkanlılıkla vurabilirim... Bu yazılanlar öksürük şurubunun kutusundan çıkan prospektüsten farksız. Bir tatil köyünün broşüründen ya da nüfus planlamasıyla ilgili bir kitapçıktan farkı yok. Kullanma kılavuzu. Yazmaya zamanım olsaydı ansiklopedi yazardım. Romanlar, elleri nasırlaşmamışlar için. Daktiloyla sevişenler için. Edebiyat, içki içtikten sonra sarhoş olup, sızmadan önce önlerindeki peçeteleri karalayanlar için!
    Hiçbir zaman din kitaplarından daha fazla okunmayacağı bilinirken, hikâyeler uydurmanın ne anlamı var?...
    "Anlattıklarımız çok ilginç. Gerçekten okumak isterdim o kitabı. Hiç böyle düşünmemiştim! Yolculuğun bir felsefesi olabileceğini bilmiyordum." Ve bunlara benzer birkaç cümleden sonra geminin daimî sallantısı ve içtiğim kötü şarabın etkisiyle kendimi iyi hissetmediğimi söyleyerek Miguel'den izin istedim...
    5. overrated olub olmadığı barədə qərar verə bilmədiyim kitab, əslində kitab savaşı pislədiyi üçün rəsmi və qeyri-rəsmi qürumlar tərəfindən şişirdilməsi normaldır. geri qalır bir tək bəs oxuyanlar niyə bu qədər tərifləyir elə də böyük bir kitap olmamasına baxmayaraq, onun da tək səbəbi var deyəsən, "yüz illiyin ən güclü 10 kitabı" kimi siyahılara aldanıb alıb bunu oxuyan adam, 550 səhifəni oxuyandan sonra deyib ala bu qədər oxudum heç olmasa bir poxa yarasın, başlayıb tərifləməyə.
    ama belə bərbad kitab da deyil, əksinə əyləncəli gələ bilər.


sən də yaz!