itaətin sosiologiyası
əjdahalar googllakino sosiologiyası - dindarların ateistlərə tolerans göstərə bilməməsi - qadın - quran-i kərim - azərbaycanca danışarkən türkcə sözlər işlətmək - sosioloji kino - əli şəriəti - türkiyədə təhsil alacaqlara məsləhətlər - cəhənnəmə böyük ümid
ilk olaraq, mətni yazdıqdan sonra, dönüb mətnimə yenidən baxıb dərin bir tənqidlə yenidən yazma cəhdini göstərməmişəm. Buna görə yazım olduqca səthi, əksik və ayaqları üstündə duran möhkəm terim (ya da qavram) açıqlamalarından uzaqdır. Bunu bilərək oxumaq, oxuyucu üçün ağlında yaranacaq sualların nəyə görə cavabsız qalacağının cavabıdır -*
ikinci vacib məqam isə, digər mətinlərim kimi Türkçə yazılmasıdır. Bu mətni Azərbaycan dilində görmək istəyənlər üçün yerində bir şikayətdir, fəqət akademik və axıcı yazını Türkçədə daha yaxşı bacarıram, nəyinki Azərbaycan dilində.
Son olaraq, başlıqda yer alan bir fragman ifadəsini istifadə etmək məqsədim, Theodor Adorno’nun ya da Schopenhauer, Nietzsche’nin yazım üslubunu istifadə etmək istəməmdən qaynaqlanır. Onları ya da onlardan birinin kitabını oxuyanlar yaxşı bilərlər ki, bu düşünürlər yazılarını daha çox qısa paragraflarla, 1,2,3 kimi sayılar və hər sayıda fərqli mövzuya toxunmalarıyla oxuyucuya çatdırıblar.
itaatin Sosyolojisi bir Fragman
Bireyin toplumsal olaya karşı duruşunda ve veya kişisel sorunlara karşı çözüm üretme, sonuca varma süreçlerinde toplumda mevcudiyetini sürdüren baskın düşünce kümesi belirleyici bir rol üstlenir. Bunu açığa çıkarmak amacıyla birkaç temel noktayı ele alacağım.
Toplumda sürekliliğini koruyan bir değerler kümesi (sosyal normlar, baskısını rıza aracılığıyla sürdüren belli başlı davranış kalıpları) aile tarafından korunmaktadır. Aile, bir değer modelini yalnızca benimseyip içselleştiren değil, aynı zamanda nesilden nesile aktarmada araç rolunü oynayan bir kurumdur.
Norbert Elias’ın figürasyon kavramı, bu süreci açıklar niteliktedir: Tarih boyunca toplum içinde üretilen, yaygınlaştırılan değerler kümesinde birey ve toplum, birbirinden ayrı iki varlık değil, aksine sürekli etkileşim hâlinde olan ve birbirini şekillendiren süreçlerin aktörleridir. Elias’a göre, birey-toplum ilişkisini ayrı düzlemler olarak ele almak, toplumsal süreçlerin karmaşıklığını ve dinamiğini göz ardı etmek anlamına gelir. Bireyin kimlik ve eylemleri, toplumsal yapılar tarafından biçimlenirken; bu yapılar da bireylerin etkileşimleri sonucunda yeniden üretilir ve dönüştürülür. Örneğin; Norbert Elias, “Uygarlık Süreci”nin ikinci cildinde yer alan “Saray Toplumuna Genel Bakış” başlığıynda saray toplumunun, yalnızca ayrıcalıklı bir yaşam alanı değil, aynı zamanda toplumsal normların üretildiği ve yaygınlaştırıldığı bir merkez olarak tanımlar. Bu toplumda inşa edilen yeni düzen, yalnızca saray çevresiyle sınırlı kalmaz; zamanla toplumun diğer kesimlerine de sirayet eder. Bu normların diğer sınıflara aktarımı, bilinçli ve planlı bir şekilde yapılmaz; tersine, sınıflar arası etkileşimler ve toplumsal figürasyonlar çerçevesinde doğal bir yayılma gösterir. Saray toplumunda bireyler, özellikle statü kazanımı ve toplumsal kabul görmek adına davranışlarını denetlemeye başlar. Bu denetim, bedenin kontrol altına alınmasını, duyguların bastırılmasını ve bazı davranışların ayıplanarak görünmez kılınmasını içerir. Örneğin, tuvalet ihtiyaçlarının kamusal alanda giderilmemesi, cinselliğin mahrem alana çekilmesi, yeme içme alışkanlıklarında belirli görgü kurallarının yerleşmesi gibi dönüşümler ilk olarak saray çevresinde ortaya çıkar. Zamanla bu davranış biçimleri, özellikle alt sınıfların saray kültürüne öykünmesiyle birlikte içselleştirilir ve bireyler bu normlara uymayı yalnızca dışsal baskılarla değil, içsel bir denetim mekanizması aracılığıyla sürdürmeye başlar. Böylece Elias’ın da vurguladığı gibi, toplumsal denetim zamanla içsel denetime dönüşür ve uygarlaşma süreci, yalnızca teknik ya da siyasal bir ilerleme değil, aynı zamanda bireylerin duygu, beden ve davranış düzeyinde dönüşümü haline gelir.
Benzer biçimde aile, istikrarlı bir şekilde mevcudiyetini sürdüren bir kümenin devamlılığını sağlamakta ve toplum için ona itaat edebilecek özneler üretmektedir. Bu çerçevede itaat eğilimi, yalnızca dışsal bir baskı sonucu ortaya çıkmaz; aynı zamanda bireyin kendi zihninde yankı bulan ve dışsal olanla da bağlantısı kopmayacak şekilde içsel bir otoritenin ürünü olarak da kendini gösterir. Ailenin bireyin iç dünyasında tohumlarını ektiği bu kural ve sınırlar, bireyin davranış kalıplarını belirlemekle kalmaz, düşünsel süzgecini de oluşturarak kendi iradesi yerine adeta ikinci bir vicdan oluşturarak bu içselleştirilmiş normların sesiyle hareket etmesine neden olur. Otoriter bir yapıya bilinçsiz ya da bilinçli şekilde boyun eğer birey, zorlu koşullarla karşılaştığında eleştirel düşünceden uzaklaşır. Karar alma süreçleri, “toplumsal vicdan” ya da “normatif yargı” gibi içselleştirilmiş mekanizmaların süzgecinden geçer; böylece hem eylemin meşruiyeti sağlanır hem de toplumsal kabul pekiştirilir. Bu durum, bireyin yalnızca özgürlüğünün kısıtlanması değil, aynı zamanda sınır içinde hangi eylemlere izin verileceğinin de önceden belirlenmiş olması anlamına gelir. Çocukluktan itibaren keskin sınırlarla çevrili bir normlar silsilesini benimseyen birey, yaşamını bu normlara göre şekillendirir ve çevresine uyum sağlama stratejileri geliştirir. Bu gelişimle paralel üretilen bir rıza ise, bireyin özgürlüğü değil, özgürlük yanılsamasını da yaratmasına neden olur. Şöyle ki, otoriter toplumlarda özgürlük, çoğu zaman yalnızca biçimsel bir görüntüden ibarettir. Birey, “özgür irade” söylemiyle kendi kararlarının öznesi olduğuna inandırılır; oysa bu irade, baştan aşağıya toplumsal normlar, ideolojik aygıtlar ve içselleştirilmiş denetim mekanizmaları tarafından şekillendirilmiştir. itaat, böyle bir bağlamda yalnızca dışsal bir zorlamanın değil, içsel bir kabulün ürünüdür. Dolayısıyla, edinilen özgürlüğün kendisi değil, yanılsamasıdır.
Trajikomik taraf ise, özgürlük yanılsamasının, bireyin yaşadığı sınırları fark etmesini engellememesidir; birey çoğu zaman bu sınırların farkındadır. Ancak alışılagelmişlik, bu farkındalığın dönüştürücü bir etkiye sahip olmasını engeller. Bu sebeple birey baskıyı bilerek, hissederek, bu baskıya rağmen onun altında yaşamını sürdürür. Bireyin fark etmediği şey ise, otoriteye gösterilen itaatin yalnızca mevcut otoriter yapı içinde değil, onun dışındaki bağlamlarda da farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabileceğidir. Bu, içselleştirilmiş itaatin etkisidir. Örneğin, stres yaşayan bir birey, bu stresle başa çıkma biçimini belirlerken içselleştirilmiş itaatin etkisi altında kalarak, sınırları aşmadan ona uygun biçimde kararlar verir. Bunun en temel nedeni ise, değer kümesine dayalı yargının bireyin karar verme erkinde güçlü bir role sahip olmasından kaynaklanıyor. Adeta Feurbach’ın ikinci bir özne olarak adlandırdığı ben, bireyi kontrol eder.
Feuerbach, Hristiyanlığın Özü adlı yapıtında Tanrı’yı, insanın iç dünyasında çocukluk döneminde tohumları atılan bir “ikinci özne” rolüyle tanımlar. Tanrı, insan iradesinden bağımsız bir şekilde varlığını sürdüren doğaüstü bir varlık değil; aksine insanın iç dünyasında mevcut olup onu yöneten, bu yönetim gücünü onun vicdanına, sevgisine ve yanılgısına borçlu olan, ona seslenen bir öznedir. Aile tarafından bireye empoze edilen ve otoriter yapının izlerini taşıyan küme de benzer biçimde ikinci özne rolü üstlenir ve bireyin kendi düşüncesi yerine bu içselleştirilmiş yargı mekanizmasıyla karar almasını sağlar. Bu sürece dâhil olan birey, stres altında bile kendi içindeki otoriter sesi dinleyerek hareket eder ve eleştirel olandan ziyade normatif olandan güç alır. Böylece, stresi dönüştürmek yerine ona alışır, onunla uyumlu bir yaşam biçimi geliştirir, stresi kesinlikle aşmaz, ya da kontrol altına almaz. Otoriter güç yalnızca dışsal bir baskı uygulamaz, aynı zamanda bireyin iç dünyasında kendi koşullarına uygun bir rıza üretir. itaat, böylece hem dışsal hem içsel düzeyde yeniden üretilir.
üzv ol
şərhlər: